<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[ForumUltra.Org - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.forumultra.org/</link>
		<description><![CDATA[ForumUltra.Org - http://www.forumultra.org]]></description>
		<pubDate>Fri, 30 Jul 2010 12:29:52 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Hayallerini Yak Evi Isıt / Hayalet-CEZMİ ERSÖZ]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13373</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:29:54 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13373</guid>
			<description><![CDATA[<p>Hayallerini Yak Evi Isıt / Hayalet	 Tek başına bir odada kalıyordun. Odanın duvarları baştan başa camdı. Baştan başa sımsıcak ruhtu... <br /><br />Odanın ortasında çırılçıplaktın. Bir sandalyede oturuyordun. Odan ılık, tanıdık, hiç kesilmeyen bir rüyanın ortasında salınıyordu. Yüzünden dünyadaki bütün zamanlar geçiyordu. Yüzündeki bütün zamanları özlüyordum... Yüzünün bütün zamanlarının dışındaydım. <br /><br />Odanda tek başınaydın, ama o büyüsünü, o derinliğini yaşamayı çok arzulasam da, yine de nerede olduğunu bilmediğim dünyaya senden gidiliyordu... Senin gözlerinden görülüyordu... Senin gözlerinden görülüyordu benim sonsuz düşüm... Sonsuz kayıplığım... Varlığımın bir parçası sana gitmiş, bir parçası bende kalmıştı. Varlığımın sende olan parçası seninle gerçek dünyaya, başka ruhlara, öteki hayatlara gidiyordu... <br /><br />Beni içeri, odana, yanına almamıştın. <br /><br />Varlığımın en sahici, en cesur, en erdemli yanı içerde, seninle kalmıştı, seninle gitmişti öteki hayatlara, başka ruhlara... <br /><br />Böyle başlamıştı o büyük dışlanmam. <br /><br />Ömrüm odanın kapısında, beni içeri çağırmanı beklemekle geçmişti... <br /><br />Yaşamadım diyemem, yaşadım. <br /><br />Sevgilerim oldu. Başarılar kazandım. Misafirler geldi evlerime... Çılgın, başıboş, şımarık, ihtiras dolu yaz akşamlarım oldu... Sevgi dolu mektupları aldım. Telgraflar, çağrılar... Yolculuklara çıktım. Beni karşılayanlara el salladım sevinçle, içim kamaşarak... İştahlıydım. Arzularım hiç dinmeyecek gibiydi... Doğum günlerimde pastamı keserken herkese ve kendime hak ettiğimizden daha çok şans diledim hep... <br /><br />Ama yine de unutamazdım senin kapında bekletildiğimi, beni içeri almadığını, varlığımın en anlamlı, en sahici parçasının sende kaldığını, o ikiye bölünmüşlüğümün derin sızısını unutamazdım, bunun yıllarca süreceğini ve de hiç dinmeyeceğini... <br /><br />Bazı geceler penceremi açar derin nefesler alırdım. Nefes alırken gücümü daha da artırsın, acılarımı bana unuttursun diye Tanrı’ya yaranmak geçerdi aklımdan. <br /><br />Doğanın ayrılmaz bir parçasıydı odan. Odan doğadaki o en ağırbaşlı cinayetlerin ortasında sessizce beklerdi... Daha da ısınırdı sahipsiz ruhlardan yapılmış camları... O camları kırabilsem, sana dokunabilsem, kendimi sana inandırabilsem kainatın bütün şefkati, bütün sevgisi içime akacaktı, biliyorum... <br /><br />Yaşarken hiç tatmadığım bu duygu elimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakındı sanki. Ama neden bu kadar uzaktaydı, hiç anlayamıyordum... Bilmek çözer sanıyordum bu muammayı... Bu uzaklığa çalışırsam beni içeri alırsın diye düşünüyordum... <br /><br />Çünkü yaşadığım şehirlerden en umutsuz durumlardan büyük vaatler, büyük sürprizler çıkarıyorlardı karşıma insanlar... Sanki insanlar o büyük kayboluşlarını unutturmak için bir arada yaşıyorlardı... <br /><br />Ben de o insanlardan biriydim ve bir gün kapını açıp beni içeri alacağını, bir gün beni gerçekten seveceğini sanıyordum... <br /><br />Bu yüzden dünyadaki hiçbir şey üzerinde dikkatimi yoğunlaştıramıyordum. Bu hayatta hiçbir şeyi tam yapamıyordum. Görenler kendimden intikam alıyorum sanıyorlardı... <br /><br />Sonsuz bir ertelemeydi hayatım. <br /><br />Aslında bu bir gecikmişlik değildi. Hayattan istifa etmek de değildi. Hem sen olmadan nereye gidebilirdim ki? Ben senden uzaklaştığımda gecikmiş olurdum her şeye, seni sevmekten vazgeçtiğimde intikam almış olurdum her şeyden, seni sevmekten vazgeçtiğimde intikam almış olurdum kendimden... <br /><br />Uzağa, istediğim uzaklara gitme şansım ancak yanında olursam mümkündü. Çünkü ne zaman içime baksam yüzünden geçen bütün zamanları, bütün özleyişleri, yüzünden gerçek dünyaya açılan yolları, başka ve öteki hayatları görüyordum... Yüzünde varlığımın sende kalan parçasını görüyordum. Böyle zamanlarda yüzünde, acıyla gölgelense de bağışlayan bir gülümseme olurdu. Ve bu gülümseme senin beni bir gün içindeki varlığımla buluşturacağını hissettirdi... <br /><br />İşte o zaman bu sürgün bitecekti... <br /><br />İşte o zaman yaşadığım bütün endişeler, bu suçluluk, değersizlik duyguları, bu korkular, bu günaşırı intiharlar bitecekti... <br /><br />Bunu bile bile yaşamak nedir bilir misin? ... <br /><br />Geri döneceğini bile bile tanımadığın, sana hep yabancı yollara düşmek... <br /><br />Karşına çıkan herkeste seni aramak... Seni hatırlattığı için birine âşık olduğunu sanmak... Sen olmadığını bile bile, bütün hayatını bu ilişkiye adamak için çırpınıp durmak... <br /><br />Bunu bile bile yaşamak nedir bilir misin? ... <br /><br />Düşünsene, ben seninle düşlerimi, heyecanlarımı, çocukluğumu, acılarımı aldattım... <br /><br />Seni unuturum diye yaşamaya başladığım her aşkı, ben yine seninle aldattım... <br /><br />Sen beni içine almadığından beri yıllardır ben seninle kendimi aldattım... <br /><br /><br />Bir tek seni sevdiğim doğruydu... Ve bu doğru yüzünden hayatım yalana battı... <br /><br />Sen beni dışladığından beri beni sevenlere bir hayalet hediye ettin... <br /><br />Tepeden tırnağa aşka, tepeden tırnağa özleme batmış bir hayalet... <br /><br />Bu hayaletin içinde beni değil seni gördüler hep. Çoğu bu hayalete dayanamayıp çekip gitti... <br /><br />Kimisi senin beni beklettiğin kapıda, beni bekledi. Seni beklemekten yorulur, onunla birlikte çekip giderim diye buralardan... <br /><br />Ve ben en çok onların sevgisine inandım. En çok onlara derinden üzüldüm. Ve hep merak ettim, karşılıksız ve onca yıl bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye... Dünyanın iyi bir yer olduğuna ve yaşamak için çok sebep bulunduğuna bu insanların bir hayalete duydukları o akılalmaz, o sonsuz sevgileri yüzünden bir kez daha inandım... <br /><br />Seni unutmak için başladığı her aşkı yine seninle aldatan bir hayalete... <br /><br />Seninle kendini, bütün hayatını, düşlerini, çocukluğunu, yaşadığı bütün acıları aldatan bir hayalete... <br /><br />Bir tek sana duyduğu sevgisi doğru olan, bu yüzden bütün hayatı büyük bir yalan olan hayalete...</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hayallerini Yak Evi Isıt / Hayalet	 Tek başına bir odada kalıyordun. Odanın duvarları baştan başa camdı. Baştan başa sımsıcak ruhtu... <br /><br />Odanın ortasında çırılçıplaktın. Bir sandalyede oturuyordun. Odan ılık, tanıdık, hiç kesilmeyen bir rüyanın ortasında salınıyordu. Yüzünden dünyadaki bütün zamanlar geçiyordu. Yüzündeki bütün zamanları özlüyordum... Yüzünün bütün zamanlarının dışındaydım. <br /><br />Odanda tek başınaydın, ama o büyüsünü, o derinliğini yaşamayı çok arzulasam da, yine de nerede olduğunu bilmediğim dünyaya senden gidiliyordu... Senin gözlerinden görülüyordu... Senin gözlerinden görülüyordu benim sonsuz düşüm... Sonsuz kayıplığım... Varlığımın bir parçası sana gitmiş, bir parçası bende kalmıştı. Varlığımın sende olan parçası seninle gerçek dünyaya, başka ruhlara, öteki hayatlara gidiyordu... <br /><br />Beni içeri, odana, yanına almamıştın. <br /><br />Varlığımın en sahici, en cesur, en erdemli yanı içerde, seninle kalmıştı, seninle gitmişti öteki hayatlara, başka ruhlara... <br /><br />Böyle başlamıştı o büyük dışlanmam. <br /><br />Ömrüm odanın kapısında, beni içeri çağırmanı beklemekle geçmişti... <br /><br />Yaşamadım diyemem, yaşadım. <br /><br />Sevgilerim oldu. Başarılar kazandım. Misafirler geldi evlerime... Çılgın, başıboş, şımarık, ihtiras dolu yaz akşamlarım oldu... Sevgi dolu mektupları aldım. Telgraflar, çağrılar... Yolculuklara çıktım. Beni karşılayanlara el salladım sevinçle, içim kamaşarak... İştahlıydım. Arzularım hiç dinmeyecek gibiydi... Doğum günlerimde pastamı keserken herkese ve kendime hak ettiğimizden daha çok şans diledim hep... <br /><br />Ama yine de unutamazdım senin kapında bekletildiğimi, beni içeri almadığını, varlığımın en anlamlı, en sahici parçasının sende kaldığını, o ikiye bölünmüşlüğümün derin sızısını unutamazdım, bunun yıllarca süreceğini ve de hiç dinmeyeceğini... <br /><br />Bazı geceler penceremi açar derin nefesler alırdım. Nefes alırken gücümü daha da artırsın, acılarımı bana unuttursun diye Tanrı’ya yaranmak geçerdi aklımdan. <br /><br />Doğanın ayrılmaz bir parçasıydı odan. Odan doğadaki o en ağırbaşlı cinayetlerin ortasında sessizce beklerdi... Daha da ısınırdı sahipsiz ruhlardan yapılmış camları... O camları kırabilsem, sana dokunabilsem, kendimi sana inandırabilsem kainatın bütün şefkati, bütün sevgisi içime akacaktı, biliyorum... <br /><br />Yaşarken hiç tatmadığım bu duygu elimi uzatsam dokunabileceğim kadar yakındı sanki. Ama neden bu kadar uzaktaydı, hiç anlayamıyordum... Bilmek çözer sanıyordum bu muammayı... Bu uzaklığa çalışırsam beni içeri alırsın diye düşünüyordum... <br /><br />Çünkü yaşadığım şehirlerden en umutsuz durumlardan büyük vaatler, büyük sürprizler çıkarıyorlardı karşıma insanlar... Sanki insanlar o büyük kayboluşlarını unutturmak için bir arada yaşıyorlardı... <br /><br />Ben de o insanlardan biriydim ve bir gün kapını açıp beni içeri alacağını, bir gün beni gerçekten seveceğini sanıyordum... <br /><br />Bu yüzden dünyadaki hiçbir şey üzerinde dikkatimi yoğunlaştıramıyordum. Bu hayatta hiçbir şeyi tam yapamıyordum. Görenler kendimden intikam alıyorum sanıyorlardı... <br /><br />Sonsuz bir ertelemeydi hayatım. <br /><br />Aslında bu bir gecikmişlik değildi. Hayattan istifa etmek de değildi. Hem sen olmadan nereye gidebilirdim ki? Ben senden uzaklaştığımda gecikmiş olurdum her şeye, seni sevmekten vazgeçtiğimde intikam almış olurdum her şeyden, seni sevmekten vazgeçtiğimde intikam almış olurdum kendimden... <br /><br />Uzağa, istediğim uzaklara gitme şansım ancak yanında olursam mümkündü. Çünkü ne zaman içime baksam yüzünden geçen bütün zamanları, bütün özleyişleri, yüzünden gerçek dünyaya açılan yolları, başka ve öteki hayatları görüyordum... Yüzünde varlığımın sende kalan parçasını görüyordum. Böyle zamanlarda yüzünde, acıyla gölgelense de bağışlayan bir gülümseme olurdu. Ve bu gülümseme senin beni bir gün içindeki varlığımla buluşturacağını hissettirdi... <br /><br />İşte o zaman bu sürgün bitecekti... <br /><br />İşte o zaman yaşadığım bütün endişeler, bu suçluluk, değersizlik duyguları, bu korkular, bu günaşırı intiharlar bitecekti... <br /><br />Bunu bile bile yaşamak nedir bilir misin? ... <br /><br />Geri döneceğini bile bile tanımadığın, sana hep yabancı yollara düşmek... <br /><br />Karşına çıkan herkeste seni aramak... Seni hatırlattığı için birine âşık olduğunu sanmak... Sen olmadığını bile bile, bütün hayatını bu ilişkiye adamak için çırpınıp durmak... <br /><br />Bunu bile bile yaşamak nedir bilir misin? ... <br /><br />Düşünsene, ben seninle düşlerimi, heyecanlarımı, çocukluğumu, acılarımı aldattım... <br /><br />Seni unuturum diye yaşamaya başladığım her aşkı, ben yine seninle aldattım... <br /><br />Sen beni içine almadığından beri yıllardır ben seninle kendimi aldattım... <br /><br /><br />Bir tek seni sevdiğim doğruydu... Ve bu doğru yüzünden hayatım yalana battı... <br /><br />Sen beni dışladığından beri beni sevenlere bir hayalet hediye ettin... <br /><br />Tepeden tırnağa aşka, tepeden tırnağa özleme batmış bir hayalet... <br /><br />Bu hayaletin içinde beni değil seni gördüler hep. Çoğu bu hayalete dayanamayıp çekip gitti... <br /><br />Kimisi senin beni beklettiğin kapıda, beni bekledi. Seni beklemekten yorulur, onunla birlikte çekip giderim diye buralardan... <br /><br />Ve ben en çok onların sevgisine inandım. En çok onlara derinden üzüldüm. Ve hep merak ettim, karşılıksız ve onca yıl bir hayaleti nasıl böylesine sevebildiler diye... Dünyanın iyi bir yer olduğuna ve yaşamak için çok sebep bulunduğuna bu insanların bir hayalete duydukları o akılalmaz, o sonsuz sevgileri yüzünden bir kez daha inandım... <br /><br />Seni unutmak için başladığı her aşkı yine seninle aldatan bir hayalete... <br /><br />Seninle kendini, bütün hayatını, düşlerini, çocukluğunu, yaşadığı bütün acıları aldatan bir hayalete... <br /><br />Bir tek sana duyduğu sevgisi doğru olan, bu yüzden bütün hayatı büyük bir yalan olan hayalete...</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kimsem Kalmamıştı Artık Uzağımda]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13372</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:29:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13372</guid>
			<description><![CDATA[<p><strong>Kimsem Kalmamıştı Artık Uzağımda</strong><br /><br />Hava güneşliydi,ama ılık bir kan gibi yağıyordu <br />yağmur yine de... <br />İki büklüm olmuştuk,başımızın üzerinde incecik, <br />bembeyaz ve yorgun bir tülbent vardı... <br />Kimdin sen,annem miydin,sevgilim mi, o an tanıştığım birimiydin, <br />yoksa hepsi birden mi,bilmiyordum. <br />Bildiğim,hava güneşliydi,iki büklüm olmuştuk, <br />başımızın üzerinde <br />bembeyaz,sevinçli bir tülbent vardı ve bize <br />amansızca vuruyorlardı. <br />Yüzünde anlamlı bir korku ve çok sevdiğim bir <br />koku vardı...Çünkü bize vurdukça onlar,gerçek <br />kokumuz çıkıyordu ortaya ve bu koku bizi birbirimize <br />daha çok bağlıyordu... <br />Hava güneşliydi,ılık bir kan gibi yağıyordu yağmur <br />ve amansızca vuruyorlardı bize. <br />Bense bu anı çok uzun yıllar öncesinden hatırlar <br />gibiydim. <br />Zaten ben bu ülkede ne yaşadıysam onu uzun <br />yıllar öncesinden hissetmiş gibi yaşardım. <br />Ne yaşadıysam çok uzak yerlerden görür gibi <br />yaşardım. <br />Bana benzemeyenlere yakında buralardan gideceğimi <br />kanıtlamakla geçmişti ömrüm... <br />Hava güneşliydi,ama ılık bir kan gibi yağıyordu <br />yağmur yine de... <br />Ve onlar vurdukça bize alışkanlıklarımız çözülüyordu <br />böylelikle. <br />Küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde. <br />Çiçeklerin dudaklarındaki sıcak rüya korkularımızı <br />dolduruyordu... <br />Çünkü saf hiçbir şey yoktu bu dünyada. <br />Kötülükler bile terkederken bir kalbi geride buruk <br />bir üşüme bırakıyordu. <br />Zulüm bile saf değildi,bize vuranlar yitirdikleri <br />masala vuruyorlardı aslında...Hiç bilmedikleri sırlara,hissetmekten korktukları sevgilerine... <br />İnsan ancak kendi cesedine bu kadar acımasız <br />olurdu, <br />ve biz onların hiç yaşamadıkları masallarda,hiç <br />bilmedikleri sırlarıyla ve hissetmekten korktukları <br />sevgileriyle birlikte ölmüş cesetleriydik <br />aslında... <br />Çünkü saf hiçbir şey yoktu bu dünyada... <br />Bir ara yüzüne baktım,acıya dayanamayacak gibiydin, <br />aşk gibiydin,saf bir güzellik gibiydin,olmayacak <br />birşeydin. <br />Sonra geçti,gülmeye başladın,bana mutluluklar, <br />sonsuz mutluluklar diledin,sonra gözlerimden <br />öptün,şükür dedin,şükür bu hayat bizim değil, <br />bizim değil bu dünya...Bizim değil bu sınırları kayıp <br />cesetlerle dolu ülke... <br />Bize vuranlara hiçbir borcumuz yoktu artık, <br />çünkü ancak zulüm altındakiler barışabilirdi <br />cesetleriyle. <br />Kimdin sen,annem mi,sevgilim mi,o an tanıştığım <br />biri mi,yoksa hepsi birden mi,bilmiyordum... <br />Önce kendimle kucaklaştım,sonra senle,çünkü <br />kendini hiç bulamayan,kayıp insanların eseriydi <br />bu ülke,bu dünya,bu sınırları kayıp cesetlerle dolu <br />hayat... <br />Dışındaydık artık cam fanusun ve başındaydık <br />henüz fanusun içindeyken küçümsediğimiz yolların... <br />Kimsem kalmamıştı artık uzağımda. <br />Kimsem kalmamıştı artık kendisine benzemeyenlere <br />birgün mutlaka buralardan çıkıp gideceğini <br />kanıtlamaya çalışan... <br />Senden başka kimsem kalmamıştı... <br />Çünkü zulme borçluyduk bizi birbirimize bağlayan <br />gerçek kokumuzu...<br /></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kimsem Kalmamıştı Artık Uzağımda</strong><br /><br />Hava güneşliydi,ama ılık bir kan gibi yağıyordu <br />yağmur yine de... <br />İki büklüm olmuştuk,başımızın üzerinde incecik, <br />bembeyaz ve yorgun bir tülbent vardı... <br />Kimdin sen,annem miydin,sevgilim mi, o an tanıştığım birimiydin, <br />yoksa hepsi birden mi,bilmiyordum. <br />Bildiğim,hava güneşliydi,iki büklüm olmuştuk, <br />başımızın üzerinde <br />bembeyaz,sevinçli bir tülbent vardı ve bize <br />amansızca vuruyorlardı. <br />Yüzünde anlamlı bir korku ve çok sevdiğim bir <br />koku vardı...Çünkü bize vurdukça onlar,gerçek <br />kokumuz çıkıyordu ortaya ve bu koku bizi birbirimize <br />daha çok bağlıyordu... <br />Hava güneşliydi,ılık bir kan gibi yağıyordu yağmur <br />ve amansızca vuruyorlardı bize. <br />Bense bu anı çok uzun yıllar öncesinden hatırlar <br />gibiydim. <br />Zaten ben bu ülkede ne yaşadıysam onu uzun <br />yıllar öncesinden hissetmiş gibi yaşardım. <br />Ne yaşadıysam çok uzak yerlerden görür gibi <br />yaşardım. <br />Bana benzemeyenlere yakında buralardan gideceğimi <br />kanıtlamakla geçmişti ömrüm... <br />Hava güneşliydi,ama ılık bir kan gibi yağıyordu <br />yağmur yine de... <br />Ve onlar vurdukça bize alışkanlıklarımız çözülüyordu <br />böylelikle. <br />Küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde. <br />Çiçeklerin dudaklarındaki sıcak rüya korkularımızı <br />dolduruyordu... <br />Çünkü saf hiçbir şey yoktu bu dünyada. <br />Kötülükler bile terkederken bir kalbi geride buruk <br />bir üşüme bırakıyordu. <br />Zulüm bile saf değildi,bize vuranlar yitirdikleri <br />masala vuruyorlardı aslında...Hiç bilmedikleri sırlara,hissetmekten korktukları sevgilerine... <br />İnsan ancak kendi cesedine bu kadar acımasız <br />olurdu, <br />ve biz onların hiç yaşamadıkları masallarda,hiç <br />bilmedikleri sırlarıyla ve hissetmekten korktukları <br />sevgileriyle birlikte ölmüş cesetleriydik <br />aslında... <br />Çünkü saf hiçbir şey yoktu bu dünyada... <br />Bir ara yüzüne baktım,acıya dayanamayacak gibiydin, <br />aşk gibiydin,saf bir güzellik gibiydin,olmayacak <br />birşeydin. <br />Sonra geçti,gülmeye başladın,bana mutluluklar, <br />sonsuz mutluluklar diledin,sonra gözlerimden <br />öptün,şükür dedin,şükür bu hayat bizim değil, <br />bizim değil bu dünya...Bizim değil bu sınırları kayıp <br />cesetlerle dolu ülke... <br />Bize vuranlara hiçbir borcumuz yoktu artık, <br />çünkü ancak zulüm altındakiler barışabilirdi <br />cesetleriyle. <br />Kimdin sen,annem mi,sevgilim mi,o an tanıştığım <br />biri mi,yoksa hepsi birden mi,bilmiyordum... <br />Önce kendimle kucaklaştım,sonra senle,çünkü <br />kendini hiç bulamayan,kayıp insanların eseriydi <br />bu ülke,bu dünya,bu sınırları kayıp cesetlerle dolu <br />hayat... <br />Dışındaydık artık cam fanusun ve başındaydık <br />henüz fanusun içindeyken küçümsediğimiz yolların... <br />Kimsem kalmamıştı artık uzağımda. <br />Kimsem kalmamıştı artık kendisine benzemeyenlere <br />birgün mutlaka buralardan çıkıp gideceğini <br />kanıtlamaya çalışan... <br />Senden başka kimsem kalmamıştı... <br />Çünkü zulme borçluyduk bizi birbirimize bağlayan <br />gerçek kokumuzu...<br /></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ne çok şey anlatır gözyaşLarı ...]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13371</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:29:09 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13371</guid>
			<description><![CDATA[<p>Ne çok sey anlatir gözyaslari...Bazen söylenemeyen sözlerin sesi, bazen bir pismanligin diyeti ,bazen de bir sevda nefesi...Sessizligin çigliklaridir aslinda gözyaslari...Anlatilamayani anlatmak ister karsisindakine...Eger anlayabilirse... <br /><br />Insanoglu bi garip...Sevinir aglar, üzülür aglar, hasret çeker aglar, kavusur yine aglar. Kelimeler kifayetsiz kaldiginda, gözyaslari görev basindadir. Aslinda aglayabilmek büyük bir nimet...Ve aglamak tas kalpli olmadigimizi gösteriyor. Hala insan oldugumuzu, hissettigimizi, DUYGUSUZ olmadigimizi... <br /><br />Ama bazen gözpinarlarindan asagi süzülemez gözyaslari...Onlar disa akip ziyan etmezler kendilerini...Çünkü çok daha önemli bir görevleri vardir. Içteki bir yangini söndürmek isterler. Göz kapaklarinizin alev alev yandigi, bogaziniza bir seylerin dügümlendigi, burnunuzun direginini sizladigi oldu mu hiç? Dikkat ettiniz mi o anlarda gözyaslarinizin istikameti neresi? En zor olani bu belki de... <br /><br />Aglamak zayiflik mi? Neden aglamamiz gereken anlarda; yumruklarimizi, tirnaklarimiz avuçlarimizi kanatincaya kadar sikar, bogazimizdaki dügümleri yutkunarak gidermeye çalisiriz? Neden kaçiririz bugulanan gözlerimizi baskalarindan? <br /><br />Bakin agliyorum iste Utanmiyorum kimseden...O kadar içime akittim ki gözyaslarimi ...Artik zapdedemiyorum içimdeki çaglayani.... <br /><br />Agliyorum dostlarimin vefasizligi için <br />Agliyorum Yaradana vefasizligim için <br />Agliyorum özlediklerim için <br />Agliyorum özleyip de kavusamadiklarim için <br />Agliyorum içimi acitan kalp kirikliklarim için <br />Agliyorum istemeden de olsa kalbini kirdiklarim için <br />Agliyorum unutulmamasi gerekenleri unuttugum için <br />Agliyorum unutamadigim için <br />Agliyorum yaklastikça uzaklastiklarima <br />Agliyorum tanidikça çirkinlesenlere <br /><br />Agliyorum kiymetini bilemediklerime <br />Agliyorum sevsem de yüz bulamadiklarima <br />Agliyorum ziyan olan yillarima <br />Agliyorum bir ömür aglayamadiklarima</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ne çok sey anlatir gözyaslari...Bazen söylenemeyen sözlerin sesi, bazen bir pismanligin diyeti ,bazen de bir sevda nefesi...Sessizligin çigliklaridir aslinda gözyaslari...Anlatilamayani anlatmak ister karsisindakine...Eger anlayabilirse... <br /><br />Insanoglu bi garip...Sevinir aglar, üzülür aglar, hasret çeker aglar, kavusur yine aglar. Kelimeler kifayetsiz kaldiginda, gözyaslari görev basindadir. Aslinda aglayabilmek büyük bir nimet...Ve aglamak tas kalpli olmadigimizi gösteriyor. Hala insan oldugumuzu, hissettigimizi, DUYGUSUZ olmadigimizi... <br /><br />Ama bazen gözpinarlarindan asagi süzülemez gözyaslari...Onlar disa akip ziyan etmezler kendilerini...Çünkü çok daha önemli bir görevleri vardir. Içteki bir yangini söndürmek isterler. Göz kapaklarinizin alev alev yandigi, bogaziniza bir seylerin dügümlendigi, burnunuzun direginini sizladigi oldu mu hiç? Dikkat ettiniz mi o anlarda gözyaslarinizin istikameti neresi? En zor olani bu belki de... <br /><br />Aglamak zayiflik mi? Neden aglamamiz gereken anlarda; yumruklarimizi, tirnaklarimiz avuçlarimizi kanatincaya kadar sikar, bogazimizdaki dügümleri yutkunarak gidermeye çalisiriz? Neden kaçiririz bugulanan gözlerimizi baskalarindan? <br /><br />Bakin agliyorum iste Utanmiyorum kimseden...O kadar içime akittim ki gözyaslarimi ...Artik zapdedemiyorum içimdeki çaglayani.... <br /><br />Agliyorum dostlarimin vefasizligi için <br />Agliyorum Yaradana vefasizligim için <br />Agliyorum özlediklerim için <br />Agliyorum özleyip de kavusamadiklarim için <br />Agliyorum içimi acitan kalp kirikliklarim için <br />Agliyorum istemeden de olsa kalbini kirdiklarim için <br />Agliyorum unutulmamasi gerekenleri unuttugum için <br />Agliyorum unutamadigim için <br />Agliyorum yaklastikça uzaklastiklarima <br />Agliyorum tanidikça çirkinlesenlere <br /><br />Agliyorum kiymetini bilemediklerime <br />Agliyorum sevsem de yüz bulamadiklarima <br />Agliyorum ziyan olan yillarima <br />Agliyorum bir ömür aglayamadiklarima</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Yol]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13370</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:29:07 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13370</guid>
			<description><![CDATA[<p>Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:<br />-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika... Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey... Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.<br /><br />Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.<br /><br />Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul'dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.<br /><br />Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit'e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.<br /><br />İzmit'ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş... Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu... O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.<br />Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.<br /><br />O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki...<br /><br />Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli... Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız...<br /><br />Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.<br /><br />Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.<br />Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. <br /><br />Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. <br /><br />Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.<br /><br />Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?<br /><br />Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.<br /><br />Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.<br /><br />Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.<br /><br />Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.<br /><br />Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: "Ömrünü, ömrünü ne yaptın?" Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.<br /><br />Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi "laytmotif" gibi dolaştığı bu rüyalar... Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem...<br /><br />İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.<br /><br />Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.<br /><br />Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.<br /><br />Ahmet Hamdi Tanpınar</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Birdenbire ayağa kalktı ve eliyle trenin penceresinden işaret ederek:<br />-İşte, dedi, şu gördüğünüz küçük yol, şu iki ağaç arasında tepenin eteğini kıvrılan patika... Fevkalâde hiçbir tarafı yok değil mi? Hemen her yerde bol bol rastgelebileceğimiz alelade bir şey... Bununla beraber nereye gittiğini, nereden geldiğini bilmediğim, bir dönemeçte kaybolan tozlu parçasından başka hiç bir tarafını tanımadığım bu yol benim hayatımda bütün bir sergüzeşttir.<br /><br />Onbeş seneden beridir ki bu yolda her ay bir iki seyahat yaparım. Bu uzun şeridin iki yanında ve onun döne döne değişen ufkunda tanımadığım hiç bir şey yoktur. Yattığım yerden gözüme ilişen sivri bir kaya parçası, yalnız aydınlık havada ürperen tepesini gördüğüm bir ağaç, ne bileyim hatta daha alelade bir işaretle bütün ufku kendi kendime canlandıracak kadar bu yolların aşinasıyım, fakat yıllar var ki bu küçük yol parçasını, yol bile diyemeyeceğimiz bu dövülmüş kırmızı toprak genişliğini daima yeni, yepyeni bir şey gibi seyrettim. Onu her defasında görür görmez ürperdim, onda saadetlerin, hasretlerin, beklenilen şeylerin bütün güzelliğini ve şiirini duydum.<br /><br />Şüphesiz bunda ilk defa gözüme çarptığı günün hususiyetinin de mühim bir hissesi vardır. İstanbul'dan soğuk ve yağmurlu bir günde ayrılmıştım, İlk çocuğum on gün evvel ölmüştü, karım hasta idi, başka üzüntülerim de vardı. Kısacası kaderle diş dişe, yumruk yumruğa olduğum günlerden biriydi.<br /><br />Bilmem sizde de böyle midir; yolculuk benim üzerimde daima iyi ve unutturucu bir tesir yapar. Iztıraplarımızın, üzüntülerimizin mekanla, yahut hayatımızın tabii muhiti ile sıkı bir alakası olsa gerek. Bir muharririn dediği gibi, falan yerde en kesif şiddetinde olan bir acı iki yüz kilometre daha ötede ve başka insanlar içinde biraz daha hafif ve daha kabil-i tahammül oluyor. Bununla beraber acıdan acıya fark var. Ve benimki acıların en büyüğü, evlat acısı idi, üstelik de yağmur yağıyordu. Oh, size bu yağmurlu günlerin bende yaptığı aksülameli nasıl anlatmalı? Böyle günlerde ben değişir, büsbütün başka adam olurum. Başka bir adam, tam kelimesi değil... Bütün bir mazi, en kötü, en karanlık, en tamir edilmez taraflarıyla içimde canlanır, hortlaklarımla başbaşa kalırım. Böyle zamanlarda hayat sanki bütün çeşmelerini kapatır, yalnız bir tanesi, azap ve üzüntünün kaynağı kalır ve ben onun bulanık aynasında bütün ömrün en kötü muhasebesini yapa yapa kendimi seyrederim. Bu sefer de böyle oldu; her zaman ayak basar basmaz gündelik üzüntülerimden sıyrıldığım, yalnız kendimin olduğum Haydarpaşa garı bana bu sefer büyük ve karanlık bir lahit gibi geldi. Trene aynı ruh haleti içinde bindim. İzmit'e kadar hep aynı ıslak ve rutubetli hava içinde, tıpkı bir olukta seyahat eder gibi geldik. Hiç bir şey düşünmedim, hiç kimseyi görmedim, sadece vagonların üstüne ve pencerelerin camlarına değdikçe yağmurun çıkardığı sesi dinledim. Bir tabutta uyuyanlar yeraltının mutlak sessizliğinde kendi nabızlarını ancak böyle dinlerler. Zaman zaman içimdeki boşluğu kısa bir şimşek gibi oğlumun hatırası deliyor, bir an için onun küçücük ve muztarip yüzü, bir büyük örümcek gibi yağmurun dört bir tarafıma gerdiği kül rengi üzüntü ağlarının içinde uzanıyordu. O zaman ben bu hayalden kurtulmak için ellerimle yüzümü kapatıyor, biteviye yer değiştiriyordum. Sonra tekrar yağmurun sesine dalıyor, tekrar bu ince ve muzır ağın altında insana sıkıntının ve kabusun bizzat kendisi gibi görünen, güneşsiz, renksiz hayalet manzaralara dalıyorum.<br /><br />İzmit'ten sonra uzun bir müddet yine böyle sürdü, sonra yağmur biraz diner gibi oldu, gök yükseldi; bulutların arasından çamur rengindeki dünyaya, başka renkler, iki gün süren bu kötü havanın unutturduğu sıcak kuvvetler girdi. Ve tren yavaşladı. O zaman ben, bu küçük yolun üzerinde iki günden beri ilk defa küçük bir güneş parçasını, küçük ve aydınlık bir halı gibi serilmiş buldum. Islak söğüt dallarına sevinçle yayılan ve sonra orada, yerde sıcak ve aydınlık bir müjde gibi biriken güneş... Ve aynı zamanda, bütün içimi altüst eden acaip akisli uğultu... O anda içimden geçenleri nasıl anlatmalı? Bu aylarca toprağın karanlığında kaybolan bir göğün birdenbire küçük bir filizle mavi havaya ve aydınlığa kavuşması gibi bir şeydi. İşte o zamandan beri bu yol, birçoğu, binlercesi gibi birkaç, yüz metre sonra küçük bir Anadolu köyünün inzivasında kaybolacağına hiç şüphe olmayan bu küçük ve sade yol benim için mahiyetini değiştirdi. Saadetin, ruh muvazenesinin bir nevi sembolü, kapısında güneşin divan durduğu bir iklimin başlangıç noktası oldu; ve müthiş bir arzu ile, her şeyi, bütün üzüntü ve kederlerimi, bütün sevgi ve zenginliklerimi burada bırakıp inmek, bu küçük yolda yürüyüp gitmek istedim.<br />Bana öyle geldi ki bunu yapacak olursam hayatımda her şey değişecek, bütün sefaletlerim, hasretlerim dinecek, yepyeni bir insan olacağım.<br /><br />O zamandan beri dokuz sene geçti. Ölen çocuğumun acısını zaman ve yenileri unutturdu. Küçük sefaletlerim ve sıkıntılarım düzeldi, yahut yerlerine başkaları geldi. Her şey az çok değişti, fakat bu yolun benim içimdeki manası hep aynı kaldı. Onunla her karşılaşışımda hep aynı saadet hissi beni dayanılmaz kuvvetiyle çekti, her defasında oracıkta her şeyi bırakıp inmek ve o yolun uzletinde kaybolmak ihtiyacını duydum. Hatta şu anda bile aynı ihtiyacın içindeyim. Ne yazık ki...<br /><br />Bu kaçınma ihtiyacına bakıp da beni, her an talihin yeni bir gadrine uğrayan, hayatı felaketlerle dolu biçarelerden sanmayınız. Herkes gibi ben de zaman zaman kaderin iyi veya kötü yüzüyle karşılaştım. Fakat düşünülürse ondan şikayete büyük hakkım yok. İyi bir kadınla evlendim, epeyce kazanıyorum, hayatım kendi çizilmiş yolunda düzgün ve rahat gidiyor. Bununla beraber ondan memnun değilim. İçimde kendi hayatımı yaşamadığım kanaati var. Daha samimi olayım ister misiniz? Bu yaşadığım hayat o kadar benim değil ki her hangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım. Bu his bende o kadar kuvvetli... Her hangi bir kalabalıkta kendimden başka herkes olmağa razıyım. Ah bir elbise değişir gibi hüviyetini değiştirebilmek, lalettayin içinde kaybolmak, bir avuç kum içinde, bir kum tanesi olmak ve böyle olduğunu dahi bilmemek. Ne bileyim, bir maske, bir numara, bir sicil varakası, bir manivela, bir çark, bir düğme, her şey olmak, yalnız...<br /><br />Felaketim şu ki, ben zaman zaman kendimi bulan adamım. Niçin gülüyorsunuz? Beni bir budala zannetmeyiniz. Bu gülüşümden sizin bu azabı tanımadığınız anlaşılıyor. Kendi kendini bulmak... Bu hakikaten korkunç bir şeydir, fakat aynı zamanda güzel ve dikkate değer bir eğlence de olabilir. Bir sarhoş tasavvur ediniz ki kadeh elinde ve sofra başında birdenbire uyanıyor, kendisini ve etrafını görüyor, eşya ile, zaman ile kendi arasındaki alakanın istihzasına geçiyor; bu bedbahtı zannetmem ki bir daha kolay kolay kendinden geçirebilesiniz, elveda alkolün unutturucu cenneti... Bu uyanış şüphesiz ancak bir dakika veya bir saniye içinde olabilir, fakat bu saniye, bir uçurum başında birdenbire gözleri açılan bir adamın ürpermesiyle doludur.<br /><br />Bakınız, bu ilk önce nasıl oldu: daha henüz çocuğumuz ölmemişti. Bir kış gecesi karım ve çocuklarımla beraber oturuyorduk. Ben yazı yazıyordum, oğlum ayaklarımın dibinde oynuyor, karım biraz ötede, zannedersem, bir şey örüyordu. Küçük kızım onun dizlerine abanmış, elinin hareketiyle beraber gidip gelmeğe çalışıyordu. Odamız sıcak ve sakindi. Bu aile ve ev dediğimiz acaip kuruluşun o cins anlarından biriydi ki dışarıdan aydınlık ve buğulu penceremize, odanın içinde arasıra gidip gelen gölgelerimize bakan her hangi bir yolcuya ufak bir kıskançlık hissi verebilir ve boş geçmiş ömrü için onu acı acı düşüncelere daldırabilirdi.<br />Nasıl oldu ben de bilmiyorum; birdenbire olduğum yerde çok uzun bir uykudan uyanmış gibi doğruldum ve etrafıma şaşkın şaşkın bakmağa başladım. İnsan, eşya, bütün etrafımdakiler benimle alakalarını kesmiş gibiydiler, her şey, hepsi bana yabancı oluvermişti. Bu kadar senelik karımı, kendi çocuklarımı, evimi, odanın her bir vaktinde hayatımın bir hadisesi olmuş eşyasını, velhasıl elimdeki işe ve üstümdeki elbiseye kadar hiç bir şeyi tanımıyordum. O anda bir aynada kendi yüzümü görsem belki onu da tanıyamazdım. O kadar kendi hakikatimde, rüyalarımın hakikatine uyanmıştım. Bu ne Baudelaire'in çift odasına, ne de Quincey'nin afyonun cennetinde gördüğü rüyalardan realiteye dönüşüne benziyordu. <br /><br />Bu daha sade bir şey, uzun gafletinde birden uyanan ruhun kendi kendisine tertip ettiği bir nevi cürmümeşhuttu. Hakikaten bütün bunların benim içimle, günlerin sefaleti altında haberim olmadan için için kaynayan asıl benliğimle ne alakası olabilir? Bu siyah, uzun saçları geçmiş güzelliğinden muhteşem bir yadiğar gibi duran bitkin yüzlü kadın kimdi? Bununla beraber onun kendi karım olduğunu, bu çocukların kendi çocuklarım olduğunu biliyordum. Kendi kendime mütemadiyen koskoca on seneyi, bu kapanık odada, bu acaip ve manasız eşya arasında, bu şimdi bana yabancı birer sembol gibi görünen çehreler arasında nasıl geçirdiğimi soruyorum. Nihayet dayanamadım, lalettayin bir mazeret uydurarak sokağa fırladım. Bugün olmuş gibi hatırımdadır; soğuk, aydınlık bir kış gecesiydi, sokaklarda hemen hemen kimse yoktu, durmadan dinlenmeden, kendi kendime "Niçin, niçin böyle oldu, niçin böyle olsun?" diye sora sora yürüyordum. <br /><br />Bir müddet sonra yoruldum, küçük bir kahveye girdim. Tanımadığım birtakım adamlar tütün ve nefes kokan bulanık hava içinde gülerek bağırarak konuşuyorlar, oyun oynuyorlardı. Ben de bir köşeye çekildim. O zamana kadar gece vakti evimden dışarıya ancak sinema, tiyatro gibi şeyler için çıkardım. Zaten böyle bir itiyadı bir türlü anlıyamamıştım. Fakat şimdi yadırgamıyor, hatta bir nevi sıcaklık duyuyordum. "Burası bizim (rafımız olsa gerek..." diye düşündüm, sonra yavaş yavaş etrafımdakilere bakmağa başladım.<br /><br />Bir insan yüzünün en manalı bir alem olduğunu ben o geceye kadar anlıyamamıştım. Hayat dediğimiz o girift oyunun, aktörlerini bu kadar kuvvetle benimseyeceğini, onların her hal ve tavrına kendi akışının damgasını bu kadar kuvvetle vuracağını hiç düşünmemiştim. Yüz buruşuğunun, göz altındaki her hangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, manasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, her gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?<br /><br />Karşımda bana arkasını dönmüş, tavla oynayan bir adamcağız vardı. Orta boylu, zayıf, başı tepesine doğru açılmış otuz, otuz beş yaşlarında bir insan; her gün sokakta, dairede, lokantada rastladığımız insanlardan biri. Başı biraz kalkık omuzlarının arasına sonradan yapıştırılmış gibi gömülü, sırtı biraz öne bükük, ikide bir kontrolsüz bir hareketle sağ elini alnına doğru kaldırıyor, sanki görünmeyen zehirli bir böceği kovalıyordu. Bu sinirli, zayıf el ile beraber bu kemikli başın ikide bir böyle arkaya doğru gidişi ne korkunç, ne zalim bir şeydi! Bir iki defa yanındakilerle konuşmak için yüzünü benden yana doğru çevirdi.<br /><br />Ne karışık bir çehresi vardı. Geniş alnı, gözlerinin ve dudaklarının kenarı, kırışık ve çizgi içindeydi. Bununla beraber yalnız bir bakışını tuttuğum gözleri ne kadar genç ve iri idi. Müthiş bir hareket bolluğu içinde kızararak, konuşarak, şansa lanet ederek oynuyordu. Birdenbire zarları bıraktı. Müthiş bir şey olmuş gibi bir an durdu, düşündü. Sonra hafif bir omuz kaldırışıyla ayağa kalktı, yukarıda bahsettiğim el işaretiyle fikri sabitini bir kere daha koğdu. Oyun arkadaşıyla hesabını görerek, yine başı omuzlarına gömülü, kendi içine katlanmış hüviyetiyle, fakat bu sefer nisbeten daha sakin bir yüzle kahveden çıkıp gitti. Niçin oyun ortasında zarları bıraktı? Ayakta neyi düşündü ve neye karar verdi? Niçin bir dakika evvel omuzları o kadar çökük ve mahkumdu ve neden kahveden çıkarken bütün hüviyetinde bir nevi sükunet ve kayıtsızlık vardı? Muamma.<br /><br />Tam karşımda ayak ayak üstünde oturan bir başkası hiç durmadan sol ayağını sallıyor, bir taraftan da mütemadiyen tırnaklarını kemiriyordu. Ne garip bir adamdı bu! Küçücük yüzü insana bir çekmece hissini verecek kadar kilitli idi. Kim bilir kaç uzun tahammül ve zillet senesi bu yumruk kadar küçük yüzden, bu acayip ve sır sızmaz maskeyi çıkarmıştı. Bir başkası konuşurken ellerinin ve kollarının mübalağalı işaretleriyle kendisini adeta dört bir tarafa dağıtır gibiydi.<br /><br />Bütün bunları düşüne düşüne eve döndüm. Bu sessiz ıztırabı, bu adeta tabii addedilen cehennemi görmek beni biraz teskin etmiş, kendi hayatımla aramda biraz evvel bozulmak üzere olan muvazeneyi iade etmiş gibiydi. Bununla beraber o muvazeneyi bir daha hiç bir zaman bulamadım. Olan olmuştu. Artık bundan sonra bu bende bir itiyat oldu.<br /><br />Hayatımın üzerinde düşünmeğe başlamıştım. Bütün iradem, bütün gayretim bir daha o eski sükuneti bana iade ettirmedi. Gündelik hayatımla arama yaşanmamış rüyaların azabı girmişti. Hayat oyununu en büyük ciddiyetle oynamaya hazırlandığım bir anda geçmiş yıllar, karşıma dikiliyor ve benden hesabını soruyordu. O günden sonra artık bir an bile yalnız değildim, soframda, yatağımda, çalışma masamda bir misafir, dişleri hiddet ve kinden kısık, gözlerinde boşa gitmiş bir ömrün bütün bıkkınlığı toplanan bir zavallı vardı ve bana pişmanlığın şuuruyla kısılmış sesi durmadan fısıldıyordu: "Ömrünü, ömrünü ne yaptın?" Ve ben bütün uzviyetimde bir yılan gibi gezen bu zehirli sesin tenbihi altında yapacağımı unutuyor, anı ve mekanı unutuyor, başta kendim olmak üzere her şeyden, yaşanmış ömrümden, gelecek senelerimden, bütün etrafımdan nefret ediyor, kaçmak, kaybolmak, kurtulmak istiyordum.<br /><br />Artık uyku bile benim için bir şifa değildi. Çünkü onda da riyaların zalim ısrarı vardı. Size bu rüyaları nasıl anlatmalı? Hemen her safhasında vaktiyle sevilmiş bir genç kızın, şimdi nerede olduğunu, nasıl bir talihle yaşadığını bilmediğim sarı saçlı, büyük mavi gözlü, nerkis boyunlu genç bir kızın bir nevi "laytmotif" gibi dolaştığı bu rüyalar... Bu, hasta kafanın kendi vehim ve gölgelerinden yarattığı değişici ve korkunç âlem...<br /><br />İşte bu yol, bu küçük acaip yol, ben bu ruh haletinde iken karşıma çıktı ve benim için birdenbire yepyeni bir hayat imkanının, kendi kendimi bundan sonra olsun gerçekleştirebilmek imkanının bir nevi müjdesi gibi oldu.<br /><br />Evet, pekala biliyorum ki, bir gün ben her şeyi bırakıp bu küçük yola dalarsam onun bittiği yerde bütün saadet ve hasretlerimi, eski yaşanmış rüyalarımı bulacağım, temiz, yepyeni, mesut bir adam olacağım.<br /><br />Bunu biliyorum, fakat yapamayacağımı da biliyorum. Halbuki bir ömür yaşanmağa değer bir şeydir.<br /><br />Ahmet Hamdi Tanpınar</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İçimizdeki mevsimler]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13369</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:28:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13369</guid>
			<description><![CDATA[<p>İnsan mevsimleri, mevsim değişikliklerini en çok hava sıcaklığıyla yaşar, hisseder. <br />Ben ağaç dallarında yaşarım mevsimlerin geçişini… <br />Baharda tomurcukların kıpırdanışı… <br />Yazda yapraklarla meyvelerin üretim dansına duruşu… <br />Sonbaharın sarısı…<br />Kışın çıplaklığı… <br />Silivri’de mevsim değişikliklerinin havalardan sonraki habercisi kantin – manav listesi… <br />Haftalık satılacak ürün listesini yapanlar 2 ya da 3 mevsim meyvesi seçiyorlar. Martta portakal vardı. Son haftasında dişleri kamaştıran, sert yeşil erik baharı müjdeledi. Bir kiloluk hazır plastik kapların içinde satılan eriklerin arasında bir yaprak kalmış. Günler sonra ilk kez bir yaprak görünce şaşırmıştım. Ayırıp ayrı bir köşeye koydum. <br />Mayısta çilekle yaz başladı. Çabuk bozuluyordu ama olsun. Ara ara muz da satılıyordu ama mevsimi anlatmıyordu. <br />Haziran bizi karpuzla karşıladı. Haftalarca beşer kiloluk karpuzlar beyaz plastik masaların yaz rengiydi. Sanırım yaşamımda en çok karpuz yediğim yaz, bu yazdır. Kirazı da unutulmamalıyım. Birkaç hafta kirazla doldu soframız. <br />Temmuzda taze beyaz üzümler yaz mevsiminin meyve bahçelerinin tümüne ulaştığını gösteriyordu. Çünkü hemen ardından 2 haftalığına da olsa şeftali geldi kantine… <br />*** <br />Ağustos en zengin ayımızdı desem yeridir. <br />Üzüm, incir, kavun… <br />Hangisini istersen onunla avun… <br />Koğuşa tüm meyveleriyle yaz geldi. İncir gelmez sanıyordum. Sürpriz oldu. Tam mevsiminde 2 hafta siyah incirlerin tadına vardık. <br />Sebzeleri anlatmıştım. Marul ve maydanozun soframıza kattığı yeşillik bir yana, onları suyla buluştururken musluğun altında yeşeren orman, doğa hasretine dermandı. <br />*** <br />Bir de içimizdeki mevsimler var. <br />Ayları, günleri dinlemeyen… <br />İnsan vücudu tüm fizik, kimya deneylerini altüst edecek kadar kuralsız değişkenlik gösterebilen ya da tüm karışımlara direnebilen varlıkların başında gelse gerek. <br />Bazen bir mevsim meyvesi insanın içinde kocaman bir ağaç olabiliyor. <br />Özgür günlerde sık kullandığım sözlerden biri şuydu: <br />- Kendimi arıyorum, meşgul çalıyor! <br />Arayamadığım dostların sitemlerini şakayla karışık bu sözlerle göğüslemeye çalışıyordum. Şimdi bol bol kendimi arıyorum. Tabii kolayca ulaşıyorum ama bu kez bambaşka bir yoğunluk. Üstelik bütün mevsimler bir arada. <br />Sabahları genellikle kış, insan kendine bile soğuk davranabiliyor. <br />Elinin ucundaki bir fotoğraf, duvardan usul usul inmeye başlayan güneş, bıçak gibi kesiyor kışı; şubattan ağustosa… <br />Gazeteler dışarısının her şeyini önüne katıp koğuşa getiren bir rüzgâr. Gelir gelmez kaplıyor ortalığı… <br />Akşamsa birkaç mevsim birden yarışır insanın bedeninde… Kalbinde ılık bir rüzgâr, beyninde fırtınalar… <br />İnsan kendi içinde derin bir yolculuğa çıkınca, magma tabakası ne ki!..<br /><br /><strong>Mustafa Balbay</strong></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan mevsimleri, mevsim değişikliklerini en çok hava sıcaklığıyla yaşar, hisseder. <br />Ben ağaç dallarında yaşarım mevsimlerin geçişini… <br />Baharda tomurcukların kıpırdanışı… <br />Yazda yapraklarla meyvelerin üretim dansına duruşu… <br />Sonbaharın sarısı…<br />Kışın çıplaklığı… <br />Silivri’de mevsim değişikliklerinin havalardan sonraki habercisi kantin – manav listesi… <br />Haftalık satılacak ürün listesini yapanlar 2 ya da 3 mevsim meyvesi seçiyorlar. Martta portakal vardı. Son haftasında dişleri kamaştıran, sert yeşil erik baharı müjdeledi. Bir kiloluk hazır plastik kapların içinde satılan eriklerin arasında bir yaprak kalmış. Günler sonra ilk kez bir yaprak görünce şaşırmıştım. Ayırıp ayrı bir köşeye koydum. <br />Mayısta çilekle yaz başladı. Çabuk bozuluyordu ama olsun. Ara ara muz da satılıyordu ama mevsimi anlatmıyordu. <br />Haziran bizi karpuzla karşıladı. Haftalarca beşer kiloluk karpuzlar beyaz plastik masaların yaz rengiydi. Sanırım yaşamımda en çok karpuz yediğim yaz, bu yazdır. Kirazı da unutulmamalıyım. Birkaç hafta kirazla doldu soframız. <br />Temmuzda taze beyaz üzümler yaz mevsiminin meyve bahçelerinin tümüne ulaştığını gösteriyordu. Çünkü hemen ardından 2 haftalığına da olsa şeftali geldi kantine… <br />*** <br />Ağustos en zengin ayımızdı desem yeridir. <br />Üzüm, incir, kavun… <br />Hangisini istersen onunla avun… <br />Koğuşa tüm meyveleriyle yaz geldi. İncir gelmez sanıyordum. Sürpriz oldu. Tam mevsiminde 2 hafta siyah incirlerin tadına vardık. <br />Sebzeleri anlatmıştım. Marul ve maydanozun soframıza kattığı yeşillik bir yana, onları suyla buluştururken musluğun altında yeşeren orman, doğa hasretine dermandı. <br />*** <br />Bir de içimizdeki mevsimler var. <br />Ayları, günleri dinlemeyen… <br />İnsan vücudu tüm fizik, kimya deneylerini altüst edecek kadar kuralsız değişkenlik gösterebilen ya da tüm karışımlara direnebilen varlıkların başında gelse gerek. <br />Bazen bir mevsim meyvesi insanın içinde kocaman bir ağaç olabiliyor. <br />Özgür günlerde sık kullandığım sözlerden biri şuydu: <br />- Kendimi arıyorum, meşgul çalıyor! <br />Arayamadığım dostların sitemlerini şakayla karışık bu sözlerle göğüslemeye çalışıyordum. Şimdi bol bol kendimi arıyorum. Tabii kolayca ulaşıyorum ama bu kez bambaşka bir yoğunluk. Üstelik bütün mevsimler bir arada. <br />Sabahları genellikle kış, insan kendine bile soğuk davranabiliyor. <br />Elinin ucundaki bir fotoğraf, duvardan usul usul inmeye başlayan güneş, bıçak gibi kesiyor kışı; şubattan ağustosa… <br />Gazeteler dışarısının her şeyini önüne katıp koğuşa getiren bir rüzgâr. Gelir gelmez kaplıyor ortalığı… <br />Akşamsa birkaç mevsim birden yarışır insanın bedeninde… Kalbinde ılık bir rüzgâr, beyninde fırtınalar… <br />İnsan kendi içinde derin bir yolculuğa çıkınca, magma tabakası ne ki!..<br /><br /><strong>Mustafa Balbay</strong></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dülger Balığının Ölümü]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13368</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:28:14 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13368</guid>
			<description><![CDATA[<p>Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...<br /><br />Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.<br /><br />Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?<br /><br />Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.<br /><br />İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."<br /><br />İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...<br /><br />O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, destereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.<br /><br />Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.<br /><br />Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.<br /><br />Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.<br /><br />Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam�a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır� Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.<br /><br />Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balik da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.<br /><br />Artık her seyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek� Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak� Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:<br /><br />Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.<br /><br />Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.<br /><br />Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüsü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa�nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.<br /><br />Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir firsatı kaçırmayacağız.</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...<br /><br />Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.<br /><br />Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?<br /><br />Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.<br /><br />İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."<br /><br />İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...<br /><br />O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, destereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.<br /><br />Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.<br /><br />Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.<br /><br />Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.<br /><br />Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam�a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır� Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.<br /><br />Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balik da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.<br /><br />Artık her seyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek� Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak� Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:<br /><br />Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.<br /><br />Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.<br /><br />Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüsü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa�nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.<br /><br />Bir kere suyumuza alışmağa görsün. Onu canavar haline getirmek için hiç bir firsatı kaçırmayacağız.</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Gökyüzündeki On İki Burç]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13367</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:28:10 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13367</guid>
			<description><![CDATA[<p>José P. Alvarez'in anısına<br /><br />Oğlak, Kova, Balık, Koç, Boğa diye düşünüyordu Aquiles Molinari uyurken. Sonra bir an duraksadı. Terazi'yi, Akrep'i gördü. Karıştırdığını anladı; titreyerek uyandı.<br /><br />Güneş yüzünü ısıtmıştı. Başucundaki masada Bristol takvimiyle birkaç La Fija dergisinin üstünde duran Tik Tak marka çalar saat ona yirmi kalayı gösteriyordu. Molinari burçları tekrar etmeyi sürdürerek kalktı. Camdan baktı. Yabancı köşede duruyordu.<br /><br />Kurnazca güldü, içeriye doğru gitti, tıraş bıçağı, tıraş fırçası, sarı sabundan arta kalan parçalar ve bir fincan kaynar suyla geri döndü. Pencereyi boydan boya açtı, abartılmış bir serinkanlılıkla yabancıya baktı ve ıslıkla İşaretli İskambil Kâğıdı tangosunu' söyleyerek yavaş yavaş tıraş oldu.<br /><br />On dakika sonra, sırtında ünlü İngiliz Dikimevi Rabuffi'ye hâlâ son iki taksidini ödemesi gereken kahverengi takım elbisesi, sokaktaydı. Köşeye dek gitti; yabancı ansızın piyango ilanlarıyla ilgilenmeye başladı. Bu tekdüze numaralara alışkın olan Molinari, I. Humberto'nun köşesine yöneldi. Otobüs hemen geldi; Molinari bindi. Kendisini izleyen adamın işini kolaylaştırmak için öndeki boş yerlerden birine oturdu. Birkaç kavşak ilerledikten sonra arkasına döndü; kara gözlükleriyle kolayca tanınabilen yabancı gazete okuyordu. Otobüs daha merkeze gelmeden dolmuştu; Molinari yabancıya fark ettirmeden inebilirdi ama daha iyi bir planı vardı. Palermo birahanesine dek devam etti. Sonra arkasına dönüp bakmadan kuzeye doğru saptı. Hapishanenin duvarım izleyerek avludan içeri girdi; soğukkanlı davrandığını düşünüyordu ancak nöbetçilerin bölümüne gelmeden yeni yaktığı sigarayı yere atmıştı. Ceketsiz çalışan memurla arasında önemsiz bir konuşma geçti. Bir gardiyan onu 273 numaralı hücreye götürdü.<br /><br />Bundan on dört yıl önce Belgrano'daki gösteriye Kalabriyalı kılığında katılan kasap Agustín R. Bonorino göğsüne öldürücü bir şişe darbesi yemişti. Onu öldüren maden suyu şişesini silah olarak kullananın Kutsal Ayak çetesinden bir delikanlı olduğunu herkes biliyordu. Ancak Kutsal Ayak seçimlerde çok işe yaradığından, polis suçlunun İsidro Parodi olduğuna karar verdi; bazıları onun �ruhlarla ilgilendiğini kast ederek� anarşist olduğunu söylüyorlardı. Gerçekte İsidro Parodi bunların ikisi de değildi; Güney mahallesinde bir berber dükkânının sahibiydi ve sonunda ona bir yıllık kirasını borçlanan sekiz numaralı komiserliğin bir memuruna oda kiralamak gibi bir tedbirsizlik yapmıştı. Bu ters koşullar Parodi'nin talihini kapatmıştı; tanıkların ifadeleri (Kutsal Ayak üyesiydi hepsi) tam olarak birbirini tutuyordu. Yargıç yirmi bir yıl hapse mahkûm etti onu. Durağan hapishane yaşamı 1919 yılının katilini etkilemişti; bugün kırk yaşlarında, özdeyişlerle konuşan, şişman, kafası tıraşlı, bakışları olağanüstü bilgiç bir adam olmuştu. Şimdi, o bakışlarıyla genç Molinari'yi süzüyordu.<br /><br />"Sizin için ne yapabilirim delikanlı?"<br /><br />Sesi pek içten değildi ama Molinari ziyaretlerin hoşuna gittiğini biliyordu. Ayrıca sırrını paylaşacak ve öğüdünü alacak birini bulmak ihtiyacı Parodi'nin olası tepkisinden daha önemliydi onun için. Yaşlı Parodi gök mavisi ufak bir kabın içinde ağır ağır ve dikkatle demlediği mate'yi Molinari'ye uzattı. Yaşamını altüst eden inanılmaz serüveni anlatmak için sabırsızlanmasına karşın Molinari, İsidro Parodi'den elini çabuk tutmasını istemenin boşuna olduğunu biliyordu; kendisini de şaşırtan bir soğukkanlılıkla at yarışlarıyla ilgili sıradan bir konuşma başlattı, tam bir tuzaktı bu yarışlar ve kimse kimin kazanacağını bilmiyordu. Don İsidro ona aldırış bile etmedi, her zamanki yakınma konusuna dönerek İtalyanlara sayıp sövdü, her yere girmişler, Ulusal Hapishane'ye bile saygı göstermemişlerdi.<br /><br />"Artık burası da geçmişleri karanlık yabancılarla doldu, kimse kimin nesi olduklarını bilmiyor."<br /><br />Kolaylıkla milliyetçi olabilen Molinari bu yakınmalara katıldı ve kendisinin de İtalyanlardan ve Dürzilerden bıktığını söyledi; bir de ülkeyi demiryolu ve buzdolabıyla dolduran kapitalist İngilizler vardı. Daha dün ünlü Los Hichas pizza salonuna girmiş ve ilk gördüğü kişi bir İtalyan olmuştu.<br /><br />"Başınızın dertte olduğu İtalyan erkek mi, kadın mı?"<br /><br />"Ne erkek ne de kadın," dedi Molinari yalın bir biçimde. "Bir adam öldürdüm Don İsidro."<br /><br />"Benim de bir adam öldürdüğümü söylüyorlar ve gördüğünüz gibi başıma bir şey gelmedi. Sinirlerinizi bozmayın, bu Dürzi sorunu biraz karışık, fakat sekiz numaralı komiserlikte size düşman olan bir memur yoksa postu kurtarabilirsiniz."<br /><br />Molinari şaşkınlıkla ona baktı. Sonradan, titizlikten yoksun �kuşkusuz kendisinin kibar sporlar ve futbolla ilgilendiği dinamik Cordone gazetesinden çok farklı� bir gazete tarafından adının gizemli Abenhaldun villası olayına karıştırıldığını anımsadı. Parodi'nin zihinsel çevikliğini koruduğunu, düşüncelerinin canlılığı ve komiser yardımcısı Grondona'nın cömert dikkatsizliği sayesinde akşam gazetelerini bir güzel incelediğini de anımsadı. Gerçekten de Don İsidro Abenhaldun'un son günlerde ortadan kaybolduğunu bilmiyor değildi; ama yine de Molinari'den olayları anlatmasını istedi, ancak yavaş yavaş çünkü kulakları ağır duyuyordu. Molinari olabildiğince soğukkanlılıkla anlattı öyküyü:<br /><br />"İnanın bana, ben modern bir gencim, zamanımın insanıyım; günümü gün ederim, ancak düşünmek de hoşuma gider. Artık materyalist dönemi geride bıraktığımıza inanıyorum; Din Kongresi'nin ayinleri ve toplantıları bende silinmez izler bıraktı. Sizin de daha önce söylediğiniz gibi ve inanın ki sözleriniz boşa gitmedi, bilinmeyeni aydınlatmak gerek. Bakın Hint fakirleri ve yoga yapanlar, soluk alıp vererek, çivi üstünde yatarak pek çok şey biliyorlar. Ben iyi bir Katolik olarak Onur ve Vatan Ruh Çağırma Kulübü'ne gitmekten vazgeçtim; fakat aynı zamanda Dürzilerin ilerici bir topluluk oluşturduklarını ve her pazar günü kiliseye gidenlere nazaran dünyanın gizemine çok daha yakın olduklarını da anladım. Bu arada Doktor Abenhaldun'un içinde olağanüstü bir kitaplığı olan Villa Mazzini adında lüks bir kır evi vardı. Onu Radio Fenix'de kutlanan ağaç gününde tanımıştım. Çok kavramsal bir konuşma yaptı; konuşmayla ilgili yazdığım ve birisinin ona gönderdiği kısa makale hoşuna gitti. Birlikte evine gittik, bana ciddi kitaplar verdi ve villasında verdiği bir davete çağırdı; hanımların olmaması bir eksiklik kuşkusuz, fakat sizi temin ederim ki bu davetler birer kültür şölenidir. Puta taptıkları söyleniyor, kabul salonunun orta yerinde tramvaydan daha değerli madeni bir boğa var. Her cuma 'âkiller' boğanın etrafında toplanıyorlar, üyelere 'âkil' deniyor. Doktor Abenhaldun ne zamandan beri benim de topluluğa alınmamı istiyordu; hayır diyemezdim, yaşlı adamla aramın iyi olması işime geliyordu, üstelik insan yalnızca ekmekle de yaşamıyor. Dürziler çok içlerine kapalı insanlardır, bazıları bir batılının topluluğa girmeyi hak etmediğine inanıyordu. Daha ilk aşamada, transit et kamyonları filosu sahibi Ebül Hasan, üye sayısının değişmez olduğunu ve yeni müritler edinmenin yasak olduğunu anımsattı; muhasebeci İzzettin de karşı koydu bu işe; fakat bütün gününü yazı yazmakla geçiren zavallının biridir o, Abenhaldun onunla ve deftercikleriyle dalga geçer. Ama yine de bu gericiler köhnemiş önyargılarıyla bana karşı çıkmayı sürdürdüler ve korkmadan söyleyebilirim ki ne olduysa dolaylı olarak onların yüzünden oldu.<br /><br />"11 Ağustos günü Abenhaldun'dan bir mektup aldım, ayın 14'ünde beni oldukça zor bir sınavdan geçireceklerini, bunun için hazırlanmam gerektiğini bildiriyordu."<br /><br />"Nasıl hazırlanmanız gerekiyordu?" diye sordu Parodi.<br /><br />"Sizin de bildiğiniz gibi, üç gün yalnızca çay içerek ve Bristol takviminde bulundukları sıraya göre burçları ezberleyerek. Sabahları çalıştığım Sağlık İşleri'ne hasta olduğumu bildirdim. Önceleri törenin cuma yerine pazar günü yapılacak olması beni şaşırttı, fakat mektupta böylesine önemli bir sınav için Tanrı'nın günü olan pazarın daha uygun olduğu anlatılıyordu. Gece yarısından önce villada olmam gerekiyordu. Cuma ve cumartesi günlerini çok dingin geçirdim, ancak pazar sabahı sinirli uyandım. Bakın Don İsidro, şimdi düşündüğümde eminim ki meydana gelecek olayları seziyordum. Fakat kendimi bırakmadan bütün günü kitapla geçirdim. Komik oluyordu, her beş dakikada bir saate bakıyordum bir bardak daha çay içebilir miyim diye; neden saate baktığımı da bilmiyorum, kaç olursa olsun zaten çay içmem gerekiyordu, çünkü boğazım kupkuru olmuştu. Sınav saatini böylesine sabırsızlıkla bekledikten sonra Retiro istasyonuna geç vardım ve bir önceki yerine 23.18'de kalkan yavaş trene binmek zorunda kaldım.<br /><br />"Tam anlamıyla hazır olmama karşın trende de takvimi ezberlemeye devam ettim. Milyonerler takımının Chacarita Junior karşısındaki zaferini tartışan birtakım aptallar canımı sıkıyorlardı, zaten inanın bana futboldan anladıktan da yoktu. Belgrano R.'de indim. Villa istasyonun on sokak ötesinde kalıyordu. Yürüyüşün beni ferahlatacağını sanıyordum, oysa neredeyse ölüyordum. Abenhaldun'un talimatlarını yerine getirerek Rosetti Sokağı'ndaki mağazadan kendisine telefon ettim.<br /><br />"Villanın karşısında bir sürü araba vardı; evin tüm ışıkları yanıyor, uzaktan insanların uğultusu duyuluyordu. Abenhaldun beni bahçe kapısında bekliyordu. Kendisini yaşlanmış buldum. Onu gündüz gözüyle çok görmüştüm, ama Repetto'nun sakallı halini andırdığını o gece fark ettim. Hani denir ya talihin oyunu diye, sınav düşüncesinin beni deliye çevirdiği o gece bu saçmalık dikkatimi çekti. Evin etrafını çeviren tuğla yolu izledik ve arkadan eve girdik. Yazmanlık odasında, arşivlerin durduğu bölümde İzzettin vardı."<br /><br />"On dört yıldır ben de arşivlerle çalışıyorum," dedi Don Isidro usulca. "Fakat sözünü ettiğiniz arşivleri bilmiyorum. Bana biraz evi betimler misiniz?"<br /><br />"Bakın, çok basit. Yazmanlık odası üst katta; bir merdivenle doğrudan kabul salonuna bağlanıyor. Dürziler o salonda toplanmışlardı, yüz elli kişi civarındaydılar, hepsinin yüzleri örtülü, üstlerinde beyaz tunikler, madeni boğanın etrafını çevirmişlerdi. Arşivlerin bulunduğu oda yazmanlığa bitişik, penceresi olmayan ufacık bir yerdir. Ben her zaman söylerim, penceresi olmayan oda insanlara zarar verir, uzun vadede sağlıksız olduğu anlaşılır. Siz de benim gibi düşünmüyor musunuz?"<br /><br />"Hem de nasıl. Kuzeye taşındığımdan beri penceresiz odalardan bıktım usandım. Yazmanlığı betimler misiniz bana?"<br /><br />"Büyük bir oda. Üstünde bir Olivetti'nin durduğu meşe ağacından bir masa, oturduğunuzda boynunuza dek gömüldüğünüz son derece rahat birkaç koltuk, yarı çürümüş paha biçilmez bir nargile, tavandan sarkan kristal bir avize, fütürist desenli bir Acem halısı, bir Napolyon büstü, ciddi kitaplardan oluşan bir kitaplık: César Cantú'nun Evrensel Tarih'i, Dünyanın ve İnsanoğlunun Harikaları, Uluslararası Ünlü Yapıtlar Kitaplığı, 'Mantık' Yıllığı, Peluffo'nun Resimli Bahçıvanlık El Kitabı, Gençliğin Serveti, Lombroso'nun Suçlu Kadın'ı ve benzeri kitaplar...<br /><br />"İzzettin sinirliydi... Nedenini hemen anladım: Yazıp çiz-dikleriyle saldırıya geçmişti yine. Masanın üstünde kocaman bir defter paketi vardı. Aklı benim sınavımda olan doktor, İzzettin'i başından savmak istiyordu, ona: 'Merak etmeyin. Bu akşam defterlerinizi okuyacağım,' dedi.<br /><br />"Öteki ona inandı mı bilmiyorum, kabul salonuna inmek için tuniğini giyinmeye gitti; ayrılırken bana bakmadı bile.<br /><br />"Yalnız kalır kalmaz doktor Abenhaldun bana: 'Orucuna sadık kaldın mı? Gökyüzündeki on iki burcu ezberledin mi?' diye sordu.<br /><br />"Perşembe günü saat 10'dan itibaren (o gece günümüzün popüler ve başarılı genç adamlarıyla birlikte halde hafif bir biftekle fırında küçük bir balık yemiştim) yalnızca çayla duruyordum.<br /><br />"Sonra Abenhaldun on iki burcun adlarını ezbere söylememi istedi. Tek bir yanlış yapmadan istediğini söyledim; bana bu listeyi beş altı kez tekrarlattı, sonunda şöyle dedi:<br /><br />" 'Görüyorum ki talimatlara bağlı kalmışsın. Fakat dikkatli ve güçlü olmazsan bu bir işine yaramaz. Eminim ki öylesin: Yeteneklerini yadsıyanlara kulak vermemeye kararlıyım, seni en güç ve en sıkıntılı olan sınavdan geçireceğim. Otuz yıl önce, Lübnan'daki zirve toplantılarında ben de bu sınavdan başarıyla geçmiştim; fakat daha önce hocalar beni daha kolay başka sınavlardan da geçirmişlerdi; denizin dibinde bir para, büyülü bir orman, toprağın yedi kat altına gömülmüş kutsal bir kadeh ve lanetlenmiş bir pala buldum. Senin dört büyülü nesne araman gerekmiyor; sen tanrısallığın dörtgenini oluşturan dört hocayı bulacaksın. Şu anda madeni boğanın etrafında kendilerini dini görevlerine adamış diğer kardeşleriyle, onlar gibi yüzleri örtülü "âkillerle" birlikte dua ediyorlar; hiçbir şey onları diğerlerinden ayırt etmiyor fakat kalbin onları tanıyacaktır. Sana Yusuf u getirmeni emredeceğim; sen kabul salonuna ineceksin, kafanda tam sıralarına göre burçları sayarak, sonuncu burç olan Balık burcuna geldiğinde tekrar birinciye, Koç burcuna döneceksin ve sürekli aynı şeyi yaparak "âkillerin" etrafında üç kez döneceksin; eğer burçların sırasını bozmadıysan adımların seni Yusuf a götürecek. Ona "Abenhaldun seni çağırıyor" diyeceksin ve onu buraya getireceksin. Daha sonra ikinci hocayı getirmeni emredeceğim sana, sonra üçüncüyü sonra da dördüncüyü.'<br /><br />"Neyse ki Bristol takvimini tekrar tekrar okuduğum için on iki burç beynime işlenmişti; fakat yanılmaktan korkmanız için birisinin sakın yanılma demesi yeterlidir. Cesaretimi yitirmedim, inanın bana, fakat içime bir şeyler de doğmuştu. Abenhaldun elimi sıktı, dualarının benimle birlikte olacağını söyledi ve kabul salonuna giden basamaklardan aşağı indim. Burçları tekrarlamakla meşguldüm, ayrıca o beyaz omuzlar, o gizlenmiş kafalar, o düz ve parlak maskeler ve bundan önce yakından görmediğim o kutsal boğa beni tedirgin ediyordu. Yine de diğerleri gibi üç kez tur attım ve kendimi diğerlerinden hiç de farklı görmediğim bir beyazlının arkasında buldum; fakat burçları tekrarlamakta olduğum için düşünecek zamanım olmadı, ona 'Abenhaldun sizi çağırıyor,' dedim. Adam beni izledi; ben yine burçları tekrarlarken merdivenlerden çıkıp yazmanlığa girdik. Abenhaldun dua ediyordu; Yusuf�u arşiv odasına soktu ve neredeyse hemen sonra geri dönerek bana, 'Şimdi de İbrahim'i getir,' dedi. Balo salonuna geri döndüm, turlarımı attım, başka bir beyazlının arkasında durdum ve ona 'Abenhaldun sizi çağırıyor,' dedim. Onunla birlikte yazmanlığa geri döndüm."<br /><br />"Bir dakika arabayı durdurun dostum," dedi Parodi. "Siz turlarınızı atarken hiç kimse yazmanlıktan çıkmadı, eminsiniz değil mi?"<br /><br />"Bakın, sizi temin ederim ki evet. Tüm dikkatimi burçlara filan vermiştim ama o kadar da aptal değilim. O kapıdan gözlerimi ayırmıyordum. Merak etmeyin hiç kimse ne girdi ne de çıktı.<br /><br />"Abenhaldun İbrahim�i kolundan tutarak arşiv odasına soktu, sonra bana, 'Şimdi İzzettin'i getir,' dedi. Garip bir şey, Don İsidro, ilk iki kez kendime güvenmiştim; oysa şimdi korkuyordum. Aşağı indim, üç kez Dürzilerin etrafında yürüdüm ve İzzettin'le geri döndüm. Çok yorulmuştum, merdivende gözüm karardı, her şey değişik göründü, yanımdaki adam bile. Bana çok güvendiği için dua etmek yerine iskambil falına bakmaya başlayan Abenhaldun bile İzzettin'i arşive götürdükten sonra bana babacan bir tavırla şöyle dedi: 'Bu egzersiz seni çok yordu. Halil olan dördüncü müridi ben kendim arayacağım.'<br /><br />"Yorgunluk dikkatin düşmanıdır, fakat Abenhaldun çıkar çıkmaz koridorun parmaklıklarına abanarak onu gözetlemeye koyuldum. Adam pek de önem vermeksizin üç kez tur attıktan sonra Halil'i kolundan yakalayarak yukarı getirdi. Size daha önce arşiv odasının yazmanlığa açılan kapıdan başka kapısı olmadığını söylemiştim. Abenhaldun Halil'le birlikte işte o kapıdan içeri girdi ve hemen sonra yüzleri kapalı dört Dürzi'yle birlikte dışarı çıktı; bir haç işareti yaptı bana, çünkü Dürziler çok dindar olurlar ve onlara İspanyolca maskelerini çıkarmalarını söyledi. Belki size masal anlatıyormuşum gibi gelecek ama işte, bir yabancıyı andıran yüz çizgileriyle İzzettin, müdür yardımcısı Halil, genizden konuşan Dürzi'nin eniştesi Yusuf ve bildiğiniz gibi Abenhaldun'un ortağı, her zamanki solgun yüzlü, sakallı İbrahim orada, karşımda duruyorlardı. Yüz elli Dürzi'nin arasından dört hocayı bulmuştum.<br /><br />"Doktor Abenhaldun neredeyse kucaklayacaktı beni, fakat apaçık gerçeğe bile boyun eğmeyen, batıl inançlarla dolu olan diğerleri pes etmediler, kendi dillerinde öfkelerini belirttiler. Zavallı Abenhaldun onları ikna etmeye çalıştıysa da sonunda boyun eğmek zorunda kaldı. Beni çok zor başka bir sınavdan geçireceğini ancak bu sınavda hepsinin yaşamının ve belki de dünyanın geleceğinin tehlikeye gireceğini söyledi ve şöyle devam etti:<br /><br />" 'Bu örtüyle gözlerini kapatacağız, sağ eline bu uzun değneği vereceğiz ve her birimiz evin ve bahçenin bir köşesine saklanacağız. Sen, saat on ikiyi çalıncaya dek burada bekleyeceksin; daha sonra, burçlar tarafından yönlendirilerek sırayla hepimizi bulacaksın. Bu burçlar dünyayı yönetiyorlar; sınav süresi boyunca bunların devinimini sana emanet ediyoruz; evreni sen idare edeceksin. Burçların sırasını bozmazsan bizim yazgılarımız ve dünyanın yazgısı öngörülmüş devinimlerini izleyecekler; eğer belleğin seni yanıltırsa, eğer Terazi'den sonra Akrep'i değil de Arslan'ı düşünürsen, aradığın hoca ölecek ve dünya havanın, suyun ve ateşin gazabına uğrayacak.'<br /><br />"İzzettin hariç hepsi evet dediler; İzzettin o kadar çok salam yemişti ki artık gözleri kapanıyordu ve o kadar dalgındı ki giderken hiç yapmadığı bir şeyi yaparak teker teker hepimizin elini sıktı.<br /><br />"Elime bambudan bir değnek verdiler, gözümü bağladılar ve gittiler. Yalnız kaldım. Ne büyük bir kaygıydı benimki; sıralarını bozmaksızın burçları aklımda tutmak, bir türlü çalmayan saatin çalmasını beklemek; saatin çalmasından ve birdenbire bana uçsuz bucaksız ve yabancı görünen bu evde yürümeye başlamaktan duyduğum korku. İstemeden merdiveni, sahanlıkları, yolumun üstünde bulacağım mobilyaları, mahzenleri, avluyu, koridorları filan düşündüm. Bir sürü ses duymaya başladım: bahçedeki ağaçların dalları, üst kattan gelen ayak sesleri, villadan ayrılan Dürziler, Raggio zeytinyağlarının çekilişini kazanan Abdül-Melek'in eski Issota'sının çalışmaya başlaması. Sonunda hepsi gidiyorlar, ben tek başıma koca evde yalnız kalıyordum, kim bilir nereye saklanmış bu Dürzilerle birlikte. Ve işte saat çalınca ödüm patladı. Genç ve yaşam dolu bir delikanlı olan ben, sakat biri, sizin anlayacağınız bir kör gibi yürüyerek küçük değneğimle yola çıktım; hemen sağa yöneldim çünkü genzinden konuşan Dürzi'nin eniştesinin çok savoir faire'i vardı ve onu masanın altında bulacağımı düşünüyordum; bu arada Terazi, Akrep, Yay ve tüm bu resimlendirilmiş burçlar açık seçik gözlerimin önünden geçiyorlardı; basamakların sırasını şaşırdığım için merdivenlerden yuvarlanarak indim; sonra seraya girdim. Birdenbire kayboldum. Ne kapıyı bulabiliyordum ne de duvarları. Bir de tabii şu var: Üç gün yalnızca çay içmiş ve kendimi büyük bir zihinsel güçsüzlüğe düşürmüştüm. Her şeye karşın duruma hâkim oldum ve yemek asansörünün yanına yöneldim; birisinin kömürlüğe girmiş olmasından kuşkulanıyordum; fakat bu Dürziler ne kadar kültürlü olurlarsa olsunlar biz Arjantinlilerin kurnazlığına sahip değiller. O zaman salona geri döndüm. Ortaçağ'da yaşıyorlarmış gibi hâlâ ruh çağırmaya inanan bazı Dürzilerin kullandıkları üç ayaklı küçük masalardan birine çarptım. Yağlıboya resimlerdeki gözlerin hepsi beni izliyormuş gibi geldi bana � belki güleceksiniz ama kız kardeşim, çılgın ve şairane bir yönüm olduğunu söylemiştir hep. Fakat dalga geçmedim ve hemen Abenhaldun'u buldum: Kolumu uzattım ve işte oradaydı. Büyük bir zorlukla karşılaşmadan düşündüğümden çok daha yakında olan merdiveni bulduk ve yazmanlığa ulaştık, yol boyu ağzımızı açmadık, benim kafam burçlarla doluydu. Onu orada bıraktım ve başka bir Dürzi'yi aramaya çıktım. Tam o sırada boğuk bir kahkahaya benzer bir şey duydum. Önce bir kuşku düştü içime: Benimle alay ettiklerini düşünmeye başladım. Hemen sonra bir çığlık duydum. Burçların sırasını şaşırmadığıma yemin edebilirim ama önce kızgınlık, sonra da korku yüzünden yanılmış da olabilirim. Ben gerçeği asla yadsımam. Geri döndüm ve değnekle önümü yoklayarak yazmanlığa girdim. Ayağım yerdeki bir şeye takıldı. Eğildim, birinin saçlarını, burnunu, gözlerini elledim. Ne yaptığımın farkına varmadan gözlerimdeki bağı çıkarıp attım.<br /><br />"Abenhaldun boylu boyunca halının üstünde yatıyordu, ağzı salya ve kan doluydu, şöyle bir yokladım onu, henüz sıcak olmasına karşın ölmüştü. Odada kimse yoktu. Elimden düşen değneğe gözüm ilişti: Kan vardı ucunda. Ancak o zaman anladım ki Abenhaldun'u ben öldürmüştüm. Kahkahayı ve çığlığı duyduğum zaman herhalde bir an şaşırmış, burçların sırasını bozmuştum; bu yanılgı bir insanın yaş***** mal olmuştu. Belki de dört hocanın yaşamlarına... Koridorun parmaklıklarından sarkarak onları çağırdım. Kimseden yanıt gelmedi. Şaşkınlıkla içerilere doğru kaçtım, alçak sesle Koç'u, Boğa'yı, İkizler'i tekrarlıyordum, dünyanın sonu gelmesin diye. Villa bahçesinin geniş olmasına karşın hemen bahçe duvarına ulaşmıştım: sakat Ferrarotti bana her zaman geleceğimin orta mesafe mukavemet yarışlarında olduğunu söyler. Fakat o gece yüksek atlamada gösterdim kendimi. Bir çırpıda neredeyse iki metre yüksekliğindeki duvardan atladım; hendekten doğrulup her tarafıma saplanan şişe kırıntılarını temizlerken dumandan dolayı öksürmeye başlamıştım. Villadan yorgan pamuğu kalınlığında kara bir duman yükseliyordu. Antremanlı olmadığım halde iyi zamanlarımdaki gibi koştum; Rosetti'ye gelince dönüp arkama baktım: gök 25 Mayıs gecelerinde olduğu gibi ışıl ışıldı: ev yanıyordu. İşte görüyorsunuz, burçların sırasını şaşırmak nelere mal oluyor! Bunu düşünmek bile ağzımı kuruttu, dilim damağıma yapıştı. Köşede bir polis görerek geriledim, sonra da başkentin yüzkarası olan boş arsalardan birine girdim; inanın bana bir Arjantinli olarak acı duyuyordum, üstelik bir sürü it peşime takılmıştı, birinin havlaması hepsinin kulaklarımın dibinde bağırmaya başlamasına yetti; batıdaki bu balçık yatakları yayalar için güvenli olmadığı gibi herhangi bir güvenlik önleminden de yoksundur. Ansızın Charlone Sokağı'nda olduğumu görerek sakinleştim; bir mağazanın önünde kuyrukta bekleşen birkaç geri zekâlı: 'Koç, Boğa' diye bağırmaya ve ağza alınmayacak şeyler söylemeye başladılar; onlara bir yanıt vermeden yoluma devam ettim, inanmayacaksınız ama yalnızca o zaman burçları yüksek sesle tekrarlamakta olduğumu fark ettim. Yine kayboldum. Biliyorsunuz o mahallelerde kentçiliğin en temel ilkelerini bile bilmezler ve sokaklar gerçek bir labirenttir. Herhangi bir taşıta binmek de aklıma gelmedi; eve çöpçülerin dışarı çıktıkları saatte, ayakkabılarım lime lime olmuş bir halde geri döndüm. O sabah yorgunluktan hasta olmuştum, sanırım ateşim bile vardı. Kendimi yatağa attım ama burçları unutmamak için uyumamaya karar verdim.<br /><br />"Öğlen saat on ikide gazetenin yazı işlerine ve Sağlık İşleri'ne hasta olduğumu bildirdim. Tam o sırada Brancato saç kremlerinin temsilcisi olan komşum içeri girdi ve çok kararlı davranarak beni makarna yemeye odasına götürdü. Onunla açık açık konuştum; ilk başta kendimi biraz daha iyi hissettim. Arkadaşım yol yordam bilir, bir şişe beyaz şarap açtı. Fakat daha fazla konuşacak durumda değildim, yemeğin sosunu hazmedemediğimi bahane ederek odama döndüm. Gün boyu hiç çıkmadım. Ancak keşiş olmadığım için ve bir gece önce olanlar kafamı kurcaladığı için ev sahibesinden bana Haberler gazetesini getirmesini istedim. Spor sayfasına göz bile atmadan cinayet haberleri bölümüne daldım ve yangının fotoğraflarını gördüm: Gece 12'yi 23 geçe Doktor Abenhaldun'un kır evi Villa Mazzini'de çok şiddetli bir yangın baş göstermişti. İtfaiye birliğinin övgüye değer müdahalesine karşın alevler binayı yutmuş, evin sahibi, linolyum yerine geçen maddelerin içalımında belli başlı pioneer'lerden biri olan, Suriye-Lübnan topluluğunun seçkin üyelerinden Doktor Abenhaldun da yangında yaşamını yitirmişti. Dehşet içinde kalmıştım. Yazdıklarına asla özen göstermeyen Baudizzone birkaç yanlış yapmıştı: örneğin dinsel törenden hiç söz etmemişti; o gece yönetmeliği okumak ve yetkileri yenilemek için toplanıldığını söylüyordu. Yangından biraz önce Halil, Yusuf ve İbrahim beyler villadan ayrılmışlardı. Bunlar gece on ikiye kadar merhumla dostça sohbet ettiklerini, merhumun günlerine son verecek ve batı bölgesinin geleneksel konutlarından birini küle dönüştürecek tragedyayı önceden sezmediği gibi her zamanki spirit'ini sergilediğini açıklamışlardı. Büyük yangının kaynağı henüz aydınlığa kavuşmamıştı.<br /><br />"Çalışmaktan yılmam ama o günden sonra ne gazeteye ne de Sağlık İşleri�ne döndüm, moralim de çok bozuktu. Olaydan iki gün sonra çok nazik bir bey beni ziyaret etti ve Bucarelli Sokağı'ndaki deponun personelinin kantini için fırın silme küreği ve tel bez alımına olan katkılarım hakkında bana soru sordu; sonra konu değiştirerek yabancı topluluklardan söz etti ve özellikle de Suriye-Lübnan topluluğu üzerinde durdu. Yine geleceğinden söz ederek ayrıldı. Fakat geri gelmedi. Onun yerine bir yabancı köşeye yerleşti ve nereye gidersem gideyim büyük bir gizlilikle beni izliyor. Sizin polis ya da herhangi biri tarafından etkilenmeyecek biri olduğunuzu biliyorum. Kurtarın beni Don İsidro! Ümitsizlik içindeyim."<br /><br />"Ben ne bir büyücüyüm ne de senin gibi oruç tutuyorum bilmece çözmek için. Fakat sana ufak bir yardımı çok görmeyeceğim. Yalnız bir şartım var. Söylediğim her şeyi yapacağına söz ver bana."<br /><br />"Nasıl isterseniz Don İsidro."<br /><br />"Güzel. Hemen başlayalım. Takvimdeki burçları sırasıyla say."<br /><br />"Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Arslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık."<br /><br />"Çok güzel. Şimdi tersten söyle."<br /><br />Ansızın bembeyaz olan Molinari'nin dili dolaştı:<br /><br />"Çok, Ğabo..."<br /><br />"Bırak zırvalamayı. Sana sırayı değiştir, burçları gelişigüzel söyle, diyorum."<br /><br />"Sırayı mı değiştireyim? Beni anlamadınız mı Don İsidro? Olası değil bu..."<br /><br />"Hadi canım. Birinciyi, sonuncuyu, sondan bir öncekini söyle."<br /><br />Dehşet içinde kalan Molinari söyleneni yaptı. Sonra etrafına bakındı.<br /><br />"Güzel. Şimdi artık bu saçmalıkları kafandan çıkardığına göre gazeteye dönebilirsin. Kaygılanmayı da bırak."<br /><br />Dili tutulan, afallayan ve sersemleşen Molinari hapishaneden çıktı. Öteki dışarıda onu bekliyordu.<br /><br />II<br /><br />Bir hafta sonra Molinari cezaevine ikinci bir ziyaret yapmasının gerekli olduğunu kabul etti. Ancak, kendini beğenmişliğini ve zavallı saflığını ortaya çıkaran Parodi'yle yüz yüze gelmek onu rahatsız ediyordu. Onun gibi modern bir adam, fanatik birtakım yabancılar tarafından aldatılmasına izin versin ha! Kibar beyefendinin ziyaretleri daha sıklaşmış ve ürkütücü bir hal almıştı: Yalnızca Suriyeli Lübnanlılardan değil Lübnanlı Dürzilerden de söz ediyordu; sohbeti yeni konularla zenginleşmişti: örneğin 1813'te işkencenin ortadan kaldırılması, Polis Araştırma Şubesi tarafından son zamanlarda Bremen'den ithal edilen elektrikli üvendirenin yararları, vb...<br /><br />Yağmurlu bir sabah Molinari, I. Humberto'nun köşesinden otobüse bindi. Palermo'da indiğinde gözlük yerine sarışın bir sakal kullanmaya başlayan yabancı da peşi sıra indi.<br /><br />Parodi her zamanki coşkusuz ifadesiyle karşıladı onu; incelik göstererek Villa Mazzini olayına değinmedi, alışılagelmiş bir konudan, kâğıt oyunlarını çok iyi bilen bir kişinin neler yapabileceğinden söz etti. Koluna sakladığı özel mekanizma sayesinde ikinci bir maça ası çıkarırken başına sandalye yiyen Atmaca Gözlü Rivarola'nın unutulmaz kişiliğinden söz etti. Bu öyküyü tamamlamak için bir sandıktan üstü yağlı bir kâğıt destesi çıkardı, kâğıtları Molinari'ye karıştırttı ve onları masanın üstüne yüzleri alta gelecek biçimde dizmesini istedi:<br /><br />''Büyücü olan siz küçük arkadaşım, bu gördüğünüz yaşlı adama kupa dörtlüsünü vereceksiniz," dedi ona.<br /><br />Molinari kekeledi:<br /><br />"Ben hiçbir zaman büyücü olduğumu iddia etmedim beyefendi... Biliyorsunuz ki o fanatiklerle tüm ilişkilerimi kestim."<br /><br />"Kâğıtları kestin ve karıştırdın: Bana hemen kupa dörtlüsünü ver. Korkma, çekeceğin ilk kâğıt olacak."<br /><br />Molinari titreyerek elini uzattı, herhangi bir kâğıdı alıp Parodi'ye verdi. Parodi kâğıda baktı ve:<br /><br />"Aslansın," dedi. "Şimdi bana maça valesini vereceksin."<br /><br />Molinari bir kâğıt daha çekerek Parodi'ye uzattı.<br /><br />"Şimdi de sinek yedilisini."<br /><br />Molinari ona bir kâğıt daha verdi.<br /><br />"Bu iş seni yordu. Kupa papazı olan son kâğıdı senin için ben çekeceğim."<br /><br />Fazla dikkat etmeden bir kâğıt çekti ve ilk üç kâğıdın yanına koydu. Daha sonra Molinari'den kâğıtları ters yüz etmesini istedi. Kupa papazı, sinek yedilisi, maça valesi ve kupa dörtlüsüydü kâğıtlar.<br /><br />"Gözlerini o kadar çok açma," dedi Parodi. "Tüm bu birbirine benzeyen kâğıtların arasında birisi işaretli; senden ilk istediğim bana ilk verdiğin değil. Senden kupa dörtlüsünü istedim, bana maça valesini verdin; senden maça valesini istedim, bana sinek yedilisini verdin; senden sinek yedilisini istedim, bana kupa papazını verdin; yorgun olduğunu, dördüncü kâğıdı, kupa papazını kendim çekeceğimi söyledim. Üstünde bu küçük işaretler bulunan kupa dörtlüsünü çektim.<br /><br />"Abenhaldun da aynı şeyi yaptı. Sana bir numaralı Dürzi'yi aramanı söyledi, sen ona iki numarayı getirdin; sana iki numarayı getirmeni söyledi, sen üç numarayı getirdin; sana üç numarayı getirmeni söyledi, sen dört numarayı getirdin; sana dört numarayı arayacağını söyledi ve bir numarayı getirdi. Bir numara çok yakın arkadaşı olan İbrahim�di. Abenhaldun pek çok kişi arasından onu tanıyabilirdi... Yabancılarla düşüp kalkanların başına böyle şeyler gelir işte. Sen kendin bana Dürzilerin içlerine kapalı insanlar olduklarını söyledin. Güzel söylüyordun, aralarında en kapalı olanı da topluluğun başı olan Abenhaldun'du. Diğerlerine bir Arjantinliyi küçük görmek yetiyordu: Abenhaldun onu gülünç duruma düşürmek istedi. Sana bir pazar günü gelmeni söyledi, oysa ayin günlerinin cuma günü olduğunu sen kendin söyledin; sinirlerinin bozuk olması için üç gün yalnızca çay ve Bristol takvimi verdi sana; üstelik seni kim bilir kaç metre de yürüttü; seni çarşaflar giyinmiş Dürzilerin töreninin içine attı, ve korku seni yeterince yanıltmıyormuş gibi bir de takvimdeki burçları uydurdu. Adamın canı eğlenmek istiyordu; İzzettin'in muhasebe defterlerini daha kontrol etmemişti (hiçbir zaman da edemeyecekti); sen içeri girdiğinde bu defterlerden söz ediyorlardı; sen öykülerden ve dizelerden söz ediyorlar sandın. Kim bilir ne dolaplar çevirmişti veznedar; kesin olan Abenhaldun'u öldürdüğü ve kimsenin defterleri görmemesi için tüm evi ateşe verdiği. Sizlerle vedalaştı, elinizi sıktı � hiç yapmadığı bir şeydi bu, gitmiş olduğuna kesin gözüyle bakmanız için. Orada yakında bir yere saklandı, artık şakadan bıkan diğerlerinin gitmesini bekledi ve sen gözlerin bağlı değneğinle Abenhaldun'u ararken yazmanlığa geri geldi. Sen ihtiyarla geri döndüğünde ikisi de senin zavallı bir kör gibi yürümene güldüler, ikinci Dürzi'yi aramaya çıktın: Abenhaldun tekrar kendisini bulman ve hep aynı kişiyi getirerek boşuna dört kez gidip gelmen için seni izledi. İşte o sırada veznedar onu sırtından bıçakladı; sen attığı çığlığı duydun. Sen el yordamıyla odaya dönerken İzzettin defterleri ateşe verip kaçtı. Sonra da defterlerin yok oluşunu haklı göstermek için evi ateşe verdi."<br /><br />H. Bustos Domecq/ Pujato, 27 Aralık 1941<br />Don İsidro Parodiye Altı Bilmece<br /><br />Not: <br />H. Bustos Domecq =Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares'in bu kitabı yazarken kullandıkları takma ad.</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>José P. Alvarez'in anısına<br /><br />Oğlak, Kova, Balık, Koç, Boğa diye düşünüyordu Aquiles Molinari uyurken. Sonra bir an duraksadı. Terazi'yi, Akrep'i gördü. Karıştırdığını anladı; titreyerek uyandı.<br /><br />Güneş yüzünü ısıtmıştı. Başucundaki masada Bristol takvimiyle birkaç La Fija dergisinin üstünde duran Tik Tak marka çalar saat ona yirmi kalayı gösteriyordu. Molinari burçları tekrar etmeyi sürdürerek kalktı. Camdan baktı. Yabancı köşede duruyordu.<br /><br />Kurnazca güldü, içeriye doğru gitti, tıraş bıçağı, tıraş fırçası, sarı sabundan arta kalan parçalar ve bir fincan kaynar suyla geri döndü. Pencereyi boydan boya açtı, abartılmış bir serinkanlılıkla yabancıya baktı ve ıslıkla İşaretli İskambil Kâğıdı tangosunu' söyleyerek yavaş yavaş tıraş oldu.<br /><br />On dakika sonra, sırtında ünlü İngiliz Dikimevi Rabuffi'ye hâlâ son iki taksidini ödemesi gereken kahverengi takım elbisesi, sokaktaydı. Köşeye dek gitti; yabancı ansızın piyango ilanlarıyla ilgilenmeye başladı. Bu tekdüze numaralara alışkın olan Molinari, I. Humberto'nun köşesine yöneldi. Otobüs hemen geldi; Molinari bindi. Kendisini izleyen adamın işini kolaylaştırmak için öndeki boş yerlerden birine oturdu. Birkaç kavşak ilerledikten sonra arkasına döndü; kara gözlükleriyle kolayca tanınabilen yabancı gazete okuyordu. Otobüs daha merkeze gelmeden dolmuştu; Molinari yabancıya fark ettirmeden inebilirdi ama daha iyi bir planı vardı. Palermo birahanesine dek devam etti. Sonra arkasına dönüp bakmadan kuzeye doğru saptı. Hapishanenin duvarım izleyerek avludan içeri girdi; soğukkanlı davrandığını düşünüyordu ancak nöbetçilerin bölümüne gelmeden yeni yaktığı sigarayı yere atmıştı. Ceketsiz çalışan memurla arasında önemsiz bir konuşma geçti. Bir gardiyan onu 273 numaralı hücreye götürdü.<br /><br />Bundan on dört yıl önce Belgrano'daki gösteriye Kalabriyalı kılığında katılan kasap Agustín R. Bonorino göğsüne öldürücü bir şişe darbesi yemişti. Onu öldüren maden suyu şişesini silah olarak kullananın Kutsal Ayak çetesinden bir delikanlı olduğunu herkes biliyordu. Ancak Kutsal Ayak seçimlerde çok işe yaradığından, polis suçlunun İsidro Parodi olduğuna karar verdi; bazıları onun �ruhlarla ilgilendiğini kast ederek� anarşist olduğunu söylüyorlardı. Gerçekte İsidro Parodi bunların ikisi de değildi; Güney mahallesinde bir berber dükkânının sahibiydi ve sonunda ona bir yıllık kirasını borçlanan sekiz numaralı komiserliğin bir memuruna oda kiralamak gibi bir tedbirsizlik yapmıştı. Bu ters koşullar Parodi'nin talihini kapatmıştı; tanıkların ifadeleri (Kutsal Ayak üyesiydi hepsi) tam olarak birbirini tutuyordu. Yargıç yirmi bir yıl hapse mahkûm etti onu. Durağan hapishane yaşamı 1919 yılının katilini etkilemişti; bugün kırk yaşlarında, özdeyişlerle konuşan, şişman, kafası tıraşlı, bakışları olağanüstü bilgiç bir adam olmuştu. Şimdi, o bakışlarıyla genç Molinari'yi süzüyordu.<br /><br />"Sizin için ne yapabilirim delikanlı?"<br /><br />Sesi pek içten değildi ama Molinari ziyaretlerin hoşuna gittiğini biliyordu. Ayrıca sırrını paylaşacak ve öğüdünü alacak birini bulmak ihtiyacı Parodi'nin olası tepkisinden daha önemliydi onun için. Yaşlı Parodi gök mavisi ufak bir kabın içinde ağır ağır ve dikkatle demlediği mate'yi Molinari'ye uzattı. Yaşamını altüst eden inanılmaz serüveni anlatmak için sabırsızlanmasına karşın Molinari, İsidro Parodi'den elini çabuk tutmasını istemenin boşuna olduğunu biliyordu; kendisini de şaşırtan bir soğukkanlılıkla at yarışlarıyla ilgili sıradan bir konuşma başlattı, tam bir tuzaktı bu yarışlar ve kimse kimin kazanacağını bilmiyordu. Don İsidro ona aldırış bile etmedi, her zamanki yakınma konusuna dönerek İtalyanlara sayıp sövdü, her yere girmişler, Ulusal Hapishane'ye bile saygı göstermemişlerdi.<br /><br />"Artık burası da geçmişleri karanlık yabancılarla doldu, kimse kimin nesi olduklarını bilmiyor."<br /><br />Kolaylıkla milliyetçi olabilen Molinari bu yakınmalara katıldı ve kendisinin de İtalyanlardan ve Dürzilerden bıktığını söyledi; bir de ülkeyi demiryolu ve buzdolabıyla dolduran kapitalist İngilizler vardı. Daha dün ünlü Los Hichas pizza salonuna girmiş ve ilk gördüğü kişi bir İtalyan olmuştu.<br /><br />"Başınızın dertte olduğu İtalyan erkek mi, kadın mı?"<br /><br />"Ne erkek ne de kadın," dedi Molinari yalın bir biçimde. "Bir adam öldürdüm Don İsidro."<br /><br />"Benim de bir adam öldürdüğümü söylüyorlar ve gördüğünüz gibi başıma bir şey gelmedi. Sinirlerinizi bozmayın, bu Dürzi sorunu biraz karışık, fakat sekiz numaralı komiserlikte size düşman olan bir memur yoksa postu kurtarabilirsiniz."<br /><br />Molinari şaşkınlıkla ona baktı. Sonradan, titizlikten yoksun �kuşkusuz kendisinin kibar sporlar ve futbolla ilgilendiği dinamik Cordone gazetesinden çok farklı� bir gazete tarafından adının gizemli Abenhaldun villası olayına karıştırıldığını anımsadı. Parodi'nin zihinsel çevikliğini koruduğunu, düşüncelerinin canlılığı ve komiser yardımcısı Grondona'nın cömert dikkatsizliği sayesinde akşam gazetelerini bir güzel incelediğini de anımsadı. Gerçekten de Don İsidro Abenhaldun'un son günlerde ortadan kaybolduğunu bilmiyor değildi; ama yine de Molinari'den olayları anlatmasını istedi, ancak yavaş yavaş çünkü kulakları ağır duyuyordu. Molinari olabildiğince soğukkanlılıkla anlattı öyküyü:<br /><br />"İnanın bana, ben modern bir gencim, zamanımın insanıyım; günümü gün ederim, ancak düşünmek de hoşuma gider. Artık materyalist dönemi geride bıraktığımıza inanıyorum; Din Kongresi'nin ayinleri ve toplantıları bende silinmez izler bıraktı. Sizin de daha önce söylediğiniz gibi ve inanın ki sözleriniz boşa gitmedi, bilinmeyeni aydınlatmak gerek. Bakın Hint fakirleri ve yoga yapanlar, soluk alıp vererek, çivi üstünde yatarak pek çok şey biliyorlar. Ben iyi bir Katolik olarak Onur ve Vatan Ruh Çağırma Kulübü'ne gitmekten vazgeçtim; fakat aynı zamanda Dürzilerin ilerici bir topluluk oluşturduklarını ve her pazar günü kiliseye gidenlere nazaran dünyanın gizemine çok daha yakın olduklarını da anladım. Bu arada Doktor Abenhaldun'un içinde olağanüstü bir kitaplığı olan Villa Mazzini adında lüks bir kır evi vardı. Onu Radio Fenix'de kutlanan ağaç gününde tanımıştım. Çok kavramsal bir konuşma yaptı; konuşmayla ilgili yazdığım ve birisinin ona gönderdiği kısa makale hoşuna gitti. Birlikte evine gittik, bana ciddi kitaplar verdi ve villasında verdiği bir davete çağırdı; hanımların olmaması bir eksiklik kuşkusuz, fakat sizi temin ederim ki bu davetler birer kültür şölenidir. Puta taptıkları söyleniyor, kabul salonunun orta yerinde tramvaydan daha değerli madeni bir boğa var. Her cuma 'âkiller' boğanın etrafında toplanıyorlar, üyelere 'âkil' deniyor. Doktor Abenhaldun ne zamandan beri benim de topluluğa alınmamı istiyordu; hayır diyemezdim, yaşlı adamla aramın iyi olması işime geliyordu, üstelik insan yalnızca ekmekle de yaşamıyor. Dürziler çok içlerine kapalı insanlardır, bazıları bir batılının topluluğa girmeyi hak etmediğine inanıyordu. Daha ilk aşamada, transit et kamyonları filosu sahibi Ebül Hasan, üye sayısının değişmez olduğunu ve yeni müritler edinmenin yasak olduğunu anımsattı; muhasebeci İzzettin de karşı koydu bu işe; fakat bütün gününü yazı yazmakla geçiren zavallının biridir o, Abenhaldun onunla ve deftercikleriyle dalga geçer. Ama yine de bu gericiler köhnemiş önyargılarıyla bana karşı çıkmayı sürdürdüler ve korkmadan söyleyebilirim ki ne olduysa dolaylı olarak onların yüzünden oldu.<br /><br />"11 Ağustos günü Abenhaldun'dan bir mektup aldım, ayın 14'ünde beni oldukça zor bir sınavdan geçireceklerini, bunun için hazırlanmam gerektiğini bildiriyordu."<br /><br />"Nasıl hazırlanmanız gerekiyordu?" diye sordu Parodi.<br /><br />"Sizin de bildiğiniz gibi, üç gün yalnızca çay içerek ve Bristol takviminde bulundukları sıraya göre burçları ezberleyerek. Sabahları çalıştığım Sağlık İşleri'ne hasta olduğumu bildirdim. Önceleri törenin cuma yerine pazar günü yapılacak olması beni şaşırttı, fakat mektupta böylesine önemli bir sınav için Tanrı'nın günü olan pazarın daha uygun olduğu anlatılıyordu. Gece yarısından önce villada olmam gerekiyordu. Cuma ve cumartesi günlerini çok dingin geçirdim, ancak pazar sabahı sinirli uyandım. Bakın Don İsidro, şimdi düşündüğümde eminim ki meydana gelecek olayları seziyordum. Fakat kendimi bırakmadan bütün günü kitapla geçirdim. Komik oluyordu, her beş dakikada bir saate bakıyordum bir bardak daha çay içebilir miyim diye; neden saate baktığımı da bilmiyorum, kaç olursa olsun zaten çay içmem gerekiyordu, çünkü boğazım kupkuru olmuştu. Sınav saatini böylesine sabırsızlıkla bekledikten sonra Retiro istasyonuna geç vardım ve bir önceki yerine 23.18'de kalkan yavaş trene binmek zorunda kaldım.<br /><br />"Tam anlamıyla hazır olmama karşın trende de takvimi ezberlemeye devam ettim. Milyonerler takımının Chacarita Junior karşısındaki zaferini tartışan birtakım aptallar canımı sıkıyorlardı, zaten inanın bana futboldan anladıktan da yoktu. Belgrano R.'de indim. Villa istasyonun on sokak ötesinde kalıyordu. Yürüyüşün beni ferahlatacağını sanıyordum, oysa neredeyse ölüyordum. Abenhaldun'un talimatlarını yerine getirerek Rosetti Sokağı'ndaki mağazadan kendisine telefon ettim.<br /><br />"Villanın karşısında bir sürü araba vardı; evin tüm ışıkları yanıyor, uzaktan insanların uğultusu duyuluyordu. Abenhaldun beni bahçe kapısında bekliyordu. Kendisini yaşlanmış buldum. Onu gündüz gözüyle çok görmüştüm, ama Repetto'nun sakallı halini andırdığını o gece fark ettim. Hani denir ya talihin oyunu diye, sınav düşüncesinin beni deliye çevirdiği o gece bu saçmalık dikkatimi çekti. Evin etrafını çeviren tuğla yolu izledik ve arkadan eve girdik. Yazmanlık odasında, arşivlerin durduğu bölümde İzzettin vardı."<br /><br />"On dört yıldır ben de arşivlerle çalışıyorum," dedi Don Isidro usulca. "Fakat sözünü ettiğiniz arşivleri bilmiyorum. Bana biraz evi betimler misiniz?"<br /><br />"Bakın, çok basit. Yazmanlık odası üst katta; bir merdivenle doğrudan kabul salonuna bağlanıyor. Dürziler o salonda toplanmışlardı, yüz elli kişi civarındaydılar, hepsinin yüzleri örtülü, üstlerinde beyaz tunikler, madeni boğanın etrafını çevirmişlerdi. Arşivlerin bulunduğu oda yazmanlığa bitişik, penceresi olmayan ufacık bir yerdir. Ben her zaman söylerim, penceresi olmayan oda insanlara zarar verir, uzun vadede sağlıksız olduğu anlaşılır. Siz de benim gibi düşünmüyor musunuz?"<br /><br />"Hem de nasıl. Kuzeye taşındığımdan beri penceresiz odalardan bıktım usandım. Yazmanlığı betimler misiniz bana?"<br /><br />"Büyük bir oda. Üstünde bir Olivetti'nin durduğu meşe ağacından bir masa, oturduğunuzda boynunuza dek gömüldüğünüz son derece rahat birkaç koltuk, yarı çürümüş paha biçilmez bir nargile, tavandan sarkan kristal bir avize, fütürist desenli bir Acem halısı, bir Napolyon büstü, ciddi kitaplardan oluşan bir kitaplık: César Cantú'nun Evrensel Tarih'i, Dünyanın ve İnsanoğlunun Harikaları, Uluslararası Ünlü Yapıtlar Kitaplığı, 'Mantık' Yıllığı, Peluffo'nun Resimli Bahçıvanlık El Kitabı, Gençliğin Serveti, Lombroso'nun Suçlu Kadın'ı ve benzeri kitaplar...<br /><br />"İzzettin sinirliydi... Nedenini hemen anladım: Yazıp çiz-dikleriyle saldırıya geçmişti yine. Masanın üstünde kocaman bir defter paketi vardı. Aklı benim sınavımda olan doktor, İzzettin'i başından savmak istiyordu, ona: 'Merak etmeyin. Bu akşam defterlerinizi okuyacağım,' dedi.<br /><br />"Öteki ona inandı mı bilmiyorum, kabul salonuna inmek için tuniğini giyinmeye gitti; ayrılırken bana bakmadı bile.<br /><br />"Yalnız kalır kalmaz doktor Abenhaldun bana: 'Orucuna sadık kaldın mı? Gökyüzündeki on iki burcu ezberledin mi?' diye sordu.<br /><br />"Perşembe günü saat 10'dan itibaren (o gece günümüzün popüler ve başarılı genç adamlarıyla birlikte halde hafif bir biftekle fırında küçük bir balık yemiştim) yalnızca çayla duruyordum.<br /><br />"Sonra Abenhaldun on iki burcun adlarını ezbere söylememi istedi. Tek bir yanlış yapmadan istediğini söyledim; bana bu listeyi beş altı kez tekrarlattı, sonunda şöyle dedi:<br /><br />" 'Görüyorum ki talimatlara bağlı kalmışsın. Fakat dikkatli ve güçlü olmazsan bu bir işine yaramaz. Eminim ki öylesin: Yeteneklerini yadsıyanlara kulak vermemeye kararlıyım, seni en güç ve en sıkıntılı olan sınavdan geçireceğim. Otuz yıl önce, Lübnan'daki zirve toplantılarında ben de bu sınavdan başarıyla geçmiştim; fakat daha önce hocalar beni daha kolay başka sınavlardan da geçirmişlerdi; denizin dibinde bir para, büyülü bir orman, toprağın yedi kat altına gömülmüş kutsal bir kadeh ve lanetlenmiş bir pala buldum. Senin dört büyülü nesne araman gerekmiyor; sen tanrısallığın dörtgenini oluşturan dört hocayı bulacaksın. Şu anda madeni boğanın etrafında kendilerini dini görevlerine adamış diğer kardeşleriyle, onlar gibi yüzleri örtülü "âkillerle" birlikte dua ediyorlar; hiçbir şey onları diğerlerinden ayırt etmiyor fakat kalbin onları tanıyacaktır. Sana Yusuf u getirmeni emredeceğim; sen kabul salonuna ineceksin, kafanda tam sıralarına göre burçları sayarak, sonuncu burç olan Balık burcuna geldiğinde tekrar birinciye, Koç burcuna döneceksin ve sürekli aynı şeyi yaparak "âkillerin" etrafında üç kez döneceksin; eğer burçların sırasını bozmadıysan adımların seni Yusuf a götürecek. Ona "Abenhaldun seni çağırıyor" diyeceksin ve onu buraya getireceksin. Daha sonra ikinci hocayı getirmeni emredeceğim sana, sonra üçüncüyü sonra da dördüncüyü.'<br /><br />"Neyse ki Bristol takvimini tekrar tekrar okuduğum için on iki burç beynime işlenmişti; fakat yanılmaktan korkmanız için birisinin sakın yanılma demesi yeterlidir. Cesaretimi yitirmedim, inanın bana, fakat içime bir şeyler de doğmuştu. Abenhaldun elimi sıktı, dualarının benimle birlikte olacağını söyledi ve kabul salonuna giden basamaklardan aşağı indim. Burçları tekrarlamakla meşguldüm, ayrıca o beyaz omuzlar, o gizlenmiş kafalar, o düz ve parlak maskeler ve bundan önce yakından görmediğim o kutsal boğa beni tedirgin ediyordu. Yine de diğerleri gibi üç kez tur attım ve kendimi diğerlerinden hiç de farklı görmediğim bir beyazlının arkasında buldum; fakat burçları tekrarlamakta olduğum için düşünecek zamanım olmadı, ona 'Abenhaldun sizi çağırıyor,' dedim. Adam beni izledi; ben yine burçları tekrarlarken merdivenlerden çıkıp yazmanlığa girdik. Abenhaldun dua ediyordu; Yusuf�u arşiv odasına soktu ve neredeyse hemen sonra geri dönerek bana, 'Şimdi de İbrahim'i getir,' dedi. Balo salonuna geri döndüm, turlarımı attım, başka bir beyazlının arkasında durdum ve ona 'Abenhaldun sizi çağırıyor,' dedim. Onunla birlikte yazmanlığa geri döndüm."<br /><br />"Bir dakika arabayı durdurun dostum," dedi Parodi. "Siz turlarınızı atarken hiç kimse yazmanlıktan çıkmadı, eminsiniz değil mi?"<br /><br />"Bakın, sizi temin ederim ki evet. Tüm dikkatimi burçlara filan vermiştim ama o kadar da aptal değilim. O kapıdan gözlerimi ayırmıyordum. Merak etmeyin hiç kimse ne girdi ne de çıktı.<br /><br />"Abenhaldun İbrahim�i kolundan tutarak arşiv odasına soktu, sonra bana, 'Şimdi İzzettin'i getir,' dedi. Garip bir şey, Don İsidro, ilk iki kez kendime güvenmiştim; oysa şimdi korkuyordum. Aşağı indim, üç kez Dürzilerin etrafında yürüdüm ve İzzettin'le geri döndüm. Çok yorulmuştum, merdivende gözüm karardı, her şey değişik göründü, yanımdaki adam bile. Bana çok güvendiği için dua etmek yerine iskambil falına bakmaya başlayan Abenhaldun bile İzzettin'i arşive götürdükten sonra bana babacan bir tavırla şöyle dedi: 'Bu egzersiz seni çok yordu. Halil olan dördüncü müridi ben kendim arayacağım.'<br /><br />"Yorgunluk dikkatin düşmanıdır, fakat Abenhaldun çıkar çıkmaz koridorun parmaklıklarına abanarak onu gözetlemeye koyuldum. Adam pek de önem vermeksizin üç kez tur attıktan sonra Halil'i kolundan yakalayarak yukarı getirdi. Size daha önce arşiv odasının yazmanlığa açılan kapıdan başka kapısı olmadığını söylemiştim. Abenhaldun Halil'le birlikte işte o kapıdan içeri girdi ve hemen sonra yüzleri kapalı dört Dürzi'yle birlikte dışarı çıktı; bir haç işareti yaptı bana, çünkü Dürziler çok dindar olurlar ve onlara İspanyolca maskelerini çıkarmalarını söyledi. Belki size masal anlatıyormuşum gibi gelecek ama işte, bir yabancıyı andıran yüz çizgileriyle İzzettin, müdür yardımcısı Halil, genizden konuşan Dürzi'nin eniştesi Yusuf ve bildiğiniz gibi Abenhaldun'un ortağı, her zamanki solgun yüzlü, sakallı İbrahim orada, karşımda duruyorlardı. Yüz elli Dürzi'nin arasından dört hocayı bulmuştum.<br /><br />"Doktor Abenhaldun neredeyse kucaklayacaktı beni, fakat apaçık gerçeğe bile boyun eğmeyen, batıl inançlarla dolu olan diğerleri pes etmediler, kendi dillerinde öfkelerini belirttiler. Zavallı Abenhaldun onları ikna etmeye çalıştıysa da sonunda boyun eğmek zorunda kaldı. Beni çok zor başka bir sınavdan geçireceğini ancak bu sınavda hepsinin yaşamının ve belki de dünyanın geleceğinin tehlikeye gireceğini söyledi ve şöyle devam etti:<br /><br />" 'Bu örtüyle gözlerini kapatacağız, sağ eline bu uzun değneği vereceğiz ve her birimiz evin ve bahçenin bir köşesine saklanacağız. Sen, saat on ikiyi çalıncaya dek burada bekleyeceksin; daha sonra, burçlar tarafından yönlendirilerek sırayla hepimizi bulacaksın. Bu burçlar dünyayı yönetiyorlar; sınav süresi boyunca bunların devinimini sana emanet ediyoruz; evreni sen idare edeceksin. Burçların sırasını bozmazsan bizim yazgılarımız ve dünyanın yazgısı öngörülmüş devinimlerini izleyecekler; eğer belleğin seni yanıltırsa, eğer Terazi'den sonra Akrep'i değil de Arslan'ı düşünürsen, aradığın hoca ölecek ve dünya havanın, suyun ve ateşin gazabına uğrayacak.'<br /><br />"İzzettin hariç hepsi evet dediler; İzzettin o kadar çok salam yemişti ki artık gözleri kapanıyordu ve o kadar dalgındı ki giderken hiç yapmadığı bir şeyi yaparak teker teker hepimizin elini sıktı.<br /><br />"Elime bambudan bir değnek verdiler, gözümü bağladılar ve gittiler. Yalnız kaldım. Ne büyük bir kaygıydı benimki; sıralarını bozmaksızın burçları aklımda tutmak, bir türlü çalmayan saatin çalmasını beklemek; saatin çalmasından ve birdenbire bana uçsuz bucaksız ve yabancı görünen bu evde yürümeye başlamaktan duyduğum korku. İstemeden merdiveni, sahanlıkları, yolumun üstünde bulacağım mobilyaları, mahzenleri, avluyu, koridorları filan düşündüm. Bir sürü ses duymaya başladım: bahçedeki ağaçların dalları, üst kattan gelen ayak sesleri, villadan ayrılan Dürziler, Raggio zeytinyağlarının çekilişini kazanan Abdül-Melek'in eski Issota'sının çalışmaya başlaması. Sonunda hepsi gidiyorlar, ben tek başıma koca evde yalnız kalıyordum, kim bilir nereye saklanmış bu Dürzilerle birlikte. Ve işte saat çalınca ödüm patladı. Genç ve yaşam dolu bir delikanlı olan ben, sakat biri, sizin anlayacağınız bir kör gibi yürüyerek küçük değneğimle yola çıktım; hemen sağa yöneldim çünkü genzinden konuşan Dürzi'nin eniştesinin çok savoir faire'i vardı ve onu masanın altında bulacağımı düşünüyordum; bu arada Terazi, Akrep, Yay ve tüm bu resimlendirilmiş burçlar açık seçik gözlerimin önünden geçiyorlardı; basamakların sırasını şaşırdığım için merdivenlerden yuvarlanarak indim; sonra seraya girdim. Birdenbire kayboldum. Ne kapıyı bulabiliyordum ne de duvarları. Bir de tabii şu var: Üç gün yalnızca çay içmiş ve kendimi büyük bir zihinsel güçsüzlüğe düşürmüştüm. Her şeye karşın duruma hâkim oldum ve yemek asansörünün yanına yöneldim; birisinin kömürlüğe girmiş olmasından kuşkulanıyordum; fakat bu Dürziler ne kadar kültürlü olurlarsa olsunlar biz Arjantinlilerin kurnazlığına sahip değiller. O zaman salona geri döndüm. Ortaçağ'da yaşıyorlarmış gibi hâlâ ruh çağırmaya inanan bazı Dürzilerin kullandıkları üç ayaklı küçük masalardan birine çarptım. Yağlıboya resimlerdeki gözlerin hepsi beni izliyormuş gibi geldi bana � belki güleceksiniz ama kız kardeşim, çılgın ve şairane bir yönüm olduğunu söylemiştir hep. Fakat dalga geçmedim ve hemen Abenhaldun'u buldum: Kolumu uzattım ve işte oradaydı. Büyük bir zorlukla karşılaşmadan düşündüğümden çok daha yakında olan merdiveni bulduk ve yazmanlığa ulaştık, yol boyu ağzımızı açmadık, benim kafam burçlarla doluydu. Onu orada bıraktım ve başka bir Dürzi'yi aramaya çıktım. Tam o sırada boğuk bir kahkahaya benzer bir şey duydum. Önce bir kuşku düştü içime: Benimle alay ettiklerini düşünmeye başladım. Hemen sonra bir çığlık duydum. Burçların sırasını şaşırmadığıma yemin edebilirim ama önce kızgınlık, sonra da korku yüzünden yanılmış da olabilirim. Ben gerçeği asla yadsımam. Geri döndüm ve değnekle önümü yoklayarak yazmanlığa girdim. Ayağım yerdeki bir şeye takıldı. Eğildim, birinin saçlarını, burnunu, gözlerini elledim. Ne yaptığımın farkına varmadan gözlerimdeki bağı çıkarıp attım.<br /><br />"Abenhaldun boylu boyunca halının üstünde yatıyordu, ağzı salya ve kan doluydu, şöyle bir yokladım onu, henüz sıcak olmasına karşın ölmüştü. Odada kimse yoktu. Elimden düşen değneğe gözüm ilişti: Kan vardı ucunda. Ancak o zaman anladım ki Abenhaldun'u ben öldürmüştüm. Kahkahayı ve çığlığı duyduğum zaman herhalde bir an şaşırmış, burçların sırasını bozmuştum; bu yanılgı bir insanın yaş***** mal olmuştu. Belki de dört hocanın yaşamlarına... Koridorun parmaklıklarından sarkarak onları çağırdım. Kimseden yanıt gelmedi. Şaşkınlıkla içerilere doğru kaçtım, alçak sesle Koç'u, Boğa'yı, İkizler'i tekrarlıyordum, dünyanın sonu gelmesin diye. Villa bahçesinin geniş olmasına karşın hemen bahçe duvarına ulaşmıştım: sakat Ferrarotti bana her zaman geleceğimin orta mesafe mukavemet yarışlarında olduğunu söyler. Fakat o gece yüksek atlamada gösterdim kendimi. Bir çırpıda neredeyse iki metre yüksekliğindeki duvardan atladım; hendekten doğrulup her tarafıma saplanan şişe kırıntılarını temizlerken dumandan dolayı öksürmeye başlamıştım. Villadan yorgan pamuğu kalınlığında kara bir duman yükseliyordu. Antremanlı olmadığım halde iyi zamanlarımdaki gibi koştum; Rosetti'ye gelince dönüp arkama baktım: gök 25 Mayıs gecelerinde olduğu gibi ışıl ışıldı: ev yanıyordu. İşte görüyorsunuz, burçların sırasını şaşırmak nelere mal oluyor! Bunu düşünmek bile ağzımı kuruttu, dilim damağıma yapıştı. Köşede bir polis görerek geriledim, sonra da başkentin yüzkarası olan boş arsalardan birine girdim; inanın bana bir Arjantinli olarak acı duyuyordum, üstelik bir sürü it peşime takılmıştı, birinin havlaması hepsinin kulaklarımın dibinde bağırmaya başlamasına yetti; batıdaki bu balçık yatakları yayalar için güvenli olmadığı gibi herhangi bir güvenlik önleminden de yoksundur. Ansızın Charlone Sokağı'nda olduğumu görerek sakinleştim; bir mağazanın önünde kuyrukta bekleşen birkaç geri zekâlı: 'Koç, Boğa' diye bağırmaya ve ağza alınmayacak şeyler söylemeye başladılar; onlara bir yanıt vermeden yoluma devam ettim, inanmayacaksınız ama yalnızca o zaman burçları yüksek sesle tekrarlamakta olduğumu fark ettim. Yine kayboldum. Biliyorsunuz o mahallelerde kentçiliğin en temel ilkelerini bile bilmezler ve sokaklar gerçek bir labirenttir. Herhangi bir taşıta binmek de aklıma gelmedi; eve çöpçülerin dışarı çıktıkları saatte, ayakkabılarım lime lime olmuş bir halde geri döndüm. O sabah yorgunluktan hasta olmuştum, sanırım ateşim bile vardı. Kendimi yatağa attım ama burçları unutmamak için uyumamaya karar verdim.<br /><br />"Öğlen saat on ikide gazetenin yazı işlerine ve Sağlık İşleri'ne hasta olduğumu bildirdim. Tam o sırada Brancato saç kremlerinin temsilcisi olan komşum içeri girdi ve çok kararlı davranarak beni makarna yemeye odasına götürdü. Onunla açık açık konuştum; ilk başta kendimi biraz daha iyi hissettim. Arkadaşım yol yordam bilir, bir şişe beyaz şarap açtı. Fakat daha fazla konuşacak durumda değildim, yemeğin sosunu hazmedemediğimi bahane ederek odama döndüm. Gün boyu hiç çıkmadım. Ancak keşiş olmadığım için ve bir gece önce olanlar kafamı kurcaladığı için ev sahibesinden bana Haberler gazetesini getirmesini istedim. Spor sayfasına göz bile atmadan cinayet haberleri bölümüne daldım ve yangının fotoğraflarını gördüm: Gece 12'yi 23 geçe Doktor Abenhaldun'un kır evi Villa Mazzini'de çok şiddetli bir yangın baş göstermişti. İtfaiye birliğinin övgüye değer müdahalesine karşın alevler binayı yutmuş, evin sahibi, linolyum yerine geçen maddelerin içalımında belli başlı pioneer'lerden biri olan, Suriye-Lübnan topluluğunun seçkin üyelerinden Doktor Abenhaldun da yangında yaşamını yitirmişti. Dehşet içinde kalmıştım. Yazdıklarına asla özen göstermeyen Baudizzone birkaç yanlış yapmıştı: örneğin dinsel törenden hiç söz etmemişti; o gece yönetmeliği okumak ve yetkileri yenilemek için toplanıldığını söylüyordu. Yangından biraz önce Halil, Yusuf ve İbrahim beyler villadan ayrılmışlardı. Bunlar gece on ikiye kadar merhumla dostça sohbet ettiklerini, merhumun günlerine son verecek ve batı bölgesinin geleneksel konutlarından birini küle dönüştürecek tragedyayı önceden sezmediği gibi her zamanki spirit'ini sergilediğini açıklamışlardı. Büyük yangının kaynağı henüz aydınlığa kavuşmamıştı.<br /><br />"Çalışmaktan yılmam ama o günden sonra ne gazeteye ne de Sağlık İşleri�ne döndüm, moralim de çok bozuktu. Olaydan iki gün sonra çok nazik bir bey beni ziyaret etti ve Bucarelli Sokağı'ndaki deponun personelinin kantini için fırın silme küreği ve tel bez alımına olan katkılarım hakkında bana soru sordu; sonra konu değiştirerek yabancı topluluklardan söz etti ve özellikle de Suriye-Lübnan topluluğu üzerinde durdu. Yine geleceğinden söz ederek ayrıldı. Fakat geri gelmedi. Onun yerine bir yabancı köşeye yerleşti ve nereye gidersem gideyim büyük bir gizlilikle beni izliyor. Sizin polis ya da herhangi biri tarafından etkilenmeyecek biri olduğunuzu biliyorum. Kurtarın beni Don İsidro! Ümitsizlik içindeyim."<br /><br />"Ben ne bir büyücüyüm ne de senin gibi oruç tutuyorum bilmece çözmek için. Fakat sana ufak bir yardımı çok görmeyeceğim. Yalnız bir şartım var. Söylediğim her şeyi yapacağına söz ver bana."<br /><br />"Nasıl isterseniz Don İsidro."<br /><br />"Güzel. Hemen başlayalım. Takvimdeki burçları sırasıyla say."<br /><br />"Koç, Boğa, İkizler, Yengeç, Arslan, Başak, Terazi, Akrep, Yay, Oğlak, Kova, Balık."<br /><br />"Çok güzel. Şimdi tersten söyle."<br /><br />Ansızın bembeyaz olan Molinari'nin dili dolaştı:<br /><br />"Çok, Ğabo..."<br /><br />"Bırak zırvalamayı. Sana sırayı değiştir, burçları gelişigüzel söyle, diyorum."<br /><br />"Sırayı mı değiştireyim? Beni anlamadınız mı Don İsidro? Olası değil bu..."<br /><br />"Hadi canım. Birinciyi, sonuncuyu, sondan bir öncekini söyle."<br /><br />Dehşet içinde kalan Molinari söyleneni yaptı. Sonra etrafına bakındı.<br /><br />"Güzel. Şimdi artık bu saçmalıkları kafandan çıkardığına göre gazeteye dönebilirsin. Kaygılanmayı da bırak."<br /><br />Dili tutulan, afallayan ve sersemleşen Molinari hapishaneden çıktı. Öteki dışarıda onu bekliyordu.<br /><br />II<br /><br />Bir hafta sonra Molinari cezaevine ikinci bir ziyaret yapmasının gerekli olduğunu kabul etti. Ancak, kendini beğenmişliğini ve zavallı saflığını ortaya çıkaran Parodi'yle yüz yüze gelmek onu rahatsız ediyordu. Onun gibi modern bir adam, fanatik birtakım yabancılar tarafından aldatılmasına izin versin ha! Kibar beyefendinin ziyaretleri daha sıklaşmış ve ürkütücü bir hal almıştı: Yalnızca Suriyeli Lübnanlılardan değil Lübnanlı Dürzilerden de söz ediyordu; sohbeti yeni konularla zenginleşmişti: örneğin 1813'te işkencenin ortadan kaldırılması, Polis Araştırma Şubesi tarafından son zamanlarda Bremen'den ithal edilen elektrikli üvendirenin yararları, vb...<br /><br />Yağmurlu bir sabah Molinari, I. Humberto'nun köşesinden otobüse bindi. Palermo'da indiğinde gözlük yerine sarışın bir sakal kullanmaya başlayan yabancı da peşi sıra indi.<br /><br />Parodi her zamanki coşkusuz ifadesiyle karşıladı onu; incelik göstererek Villa Mazzini olayına değinmedi, alışılagelmiş bir konudan, kâğıt oyunlarını çok iyi bilen bir kişinin neler yapabileceğinden söz etti. Koluna sakladığı özel mekanizma sayesinde ikinci bir maça ası çıkarırken başına sandalye yiyen Atmaca Gözlü Rivarola'nın unutulmaz kişiliğinden söz etti. Bu öyküyü tamamlamak için bir sandıktan üstü yağlı bir kâğıt destesi çıkardı, kâğıtları Molinari'ye karıştırttı ve onları masanın üstüne yüzleri alta gelecek biçimde dizmesini istedi:<br /><br />''Büyücü olan siz küçük arkadaşım, bu gördüğünüz yaşlı adama kupa dörtlüsünü vereceksiniz," dedi ona.<br /><br />Molinari kekeledi:<br /><br />"Ben hiçbir zaman büyücü olduğumu iddia etmedim beyefendi... Biliyorsunuz ki o fanatiklerle tüm ilişkilerimi kestim."<br /><br />"Kâğıtları kestin ve karıştırdın: Bana hemen kupa dörtlüsünü ver. Korkma, çekeceğin ilk kâğıt olacak."<br /><br />Molinari titreyerek elini uzattı, herhangi bir kâğıdı alıp Parodi'ye verdi. Parodi kâğıda baktı ve:<br /><br />"Aslansın," dedi. "Şimdi bana maça valesini vereceksin."<br /><br />Molinari bir kâğıt daha çekerek Parodi'ye uzattı.<br /><br />"Şimdi de sinek yedilisini."<br /><br />Molinari ona bir kâğıt daha verdi.<br /><br />"Bu iş seni yordu. Kupa papazı olan son kâğıdı senin için ben çekeceğim."<br /><br />Fazla dikkat etmeden bir kâğıt çekti ve ilk üç kâğıdın yanına koydu. Daha sonra Molinari'den kâğıtları ters yüz etmesini istedi. Kupa papazı, sinek yedilisi, maça valesi ve kupa dörtlüsüydü kâğıtlar.<br /><br />"Gözlerini o kadar çok açma," dedi Parodi. "Tüm bu birbirine benzeyen kâğıtların arasında birisi işaretli; senden ilk istediğim bana ilk verdiğin değil. Senden kupa dörtlüsünü istedim, bana maça valesini verdin; senden maça valesini istedim, bana sinek yedilisini verdin; senden sinek yedilisini istedim, bana kupa papazını verdin; yorgun olduğunu, dördüncü kâğıdı, kupa papazını kendim çekeceğimi söyledim. Üstünde bu küçük işaretler bulunan kupa dörtlüsünü çektim.<br /><br />"Abenhaldun da aynı şeyi yaptı. Sana bir numaralı Dürzi'yi aramanı söyledi, sen ona iki numarayı getirdin; sana iki numarayı getirmeni söyledi, sen üç numarayı getirdin; sana üç numarayı getirmeni söyledi, sen dört numarayı getirdin; sana dört numarayı arayacağını söyledi ve bir numarayı getirdi. Bir numara çok yakın arkadaşı olan İbrahim�di. Abenhaldun pek çok kişi arasından onu tanıyabilirdi... Yabancılarla düşüp kalkanların başına böyle şeyler gelir işte. Sen kendin bana Dürzilerin içlerine kapalı insanlar olduklarını söyledin. Güzel söylüyordun, aralarında en kapalı olanı da topluluğun başı olan Abenhaldun'du. Diğerlerine bir Arjantinliyi küçük görmek yetiyordu: Abenhaldun onu gülünç duruma düşürmek istedi. Sana bir pazar günü gelmeni söyledi, oysa ayin günlerinin cuma günü olduğunu sen kendin söyledin; sinirlerinin bozuk olması için üç gün yalnızca çay ve Bristol takvimi verdi sana; üstelik seni kim bilir kaç metre de yürüttü; seni çarşaflar giyinmiş Dürzilerin töreninin içine attı, ve korku seni yeterince yanıltmıyormuş gibi bir de takvimdeki burçları uydurdu. Adamın canı eğlenmek istiyordu; İzzettin'in muhasebe defterlerini daha kontrol etmemişti (hiçbir zaman da edemeyecekti); sen içeri girdiğinde bu defterlerden söz ediyorlardı; sen öykülerden ve dizelerden söz ediyorlar sandın. Kim bilir ne dolaplar çevirmişti veznedar; kesin olan Abenhaldun'u öldürdüğü ve kimsenin defterleri görmemesi için tüm evi ateşe verdiği. Sizlerle vedalaştı, elinizi sıktı � hiç yapmadığı bir şeydi bu, gitmiş olduğuna kesin gözüyle bakmanız için. Orada yakında bir yere saklandı, artık şakadan bıkan diğerlerinin gitmesini bekledi ve sen gözlerin bağlı değneğinle Abenhaldun'u ararken yazmanlığa geri geldi. Sen ihtiyarla geri döndüğünde ikisi de senin zavallı bir kör gibi yürümene güldüler, ikinci Dürzi'yi aramaya çıktın: Abenhaldun tekrar kendisini bulman ve hep aynı kişiyi getirerek boşuna dört kez gidip gelmen için seni izledi. İşte o sırada veznedar onu sırtından bıçakladı; sen attığı çığlığı duydun. Sen el yordamıyla odaya dönerken İzzettin defterleri ateşe verip kaçtı. Sonra da defterlerin yok oluşunu haklı göstermek için evi ateşe verdi."<br /><br />H. Bustos Domecq/ Pujato, 27 Aralık 1941<br />Don İsidro Parodiye Altı Bilmece<br /><br />Not: <br />H. Bustos Domecq =Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares'in bu kitabı yazarken kullandıkları takma ad.</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Paris, Âniden]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13366</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:27:27 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13366</guid>
			<description><![CDATA[<p>Yazar olduğunu bilmeyen bir yazar şöyle yazmış bir gün: “Bir sürü şey yaşadım. Kuşku umudu kemiriyordu bazen. Ama şimdi her şey yoluna giriyor. Zaten bize bağlı olan bir şey bu, değil mi? Üniversite eylemlerine ben de katıldım evet. Biliyorsun, hükümet geri adım attı. Ama aslında sorun çok derindi. Bir düşün, sözde milletvekili olan insanlar, yüzde sekseni bir yasaya evet diyor, aynı zamanda halkın yüzde sekseni hayır diyor. Okul iyi gidiyor. Yanı sıra bir kitapçıda çalışıyorum. Bazen çok tuhaf kitaplar çıkıyor karşıma. ‘Bazı yazarların tek güç kaynağı nesnelliğidir; hiçbir lirik etki, hiçbir parlak imaj, hiçbir seçkinci iz ya da hitabet süslemesi… Onlarda egemen olan mutlak bir arılık, aslına özenlilik, tarihi ve sosyal bir açık seçikliktir. Dilleri bir fotoğraf kopyacılığına, röportaj tarzına dönüşmez. Nesre yatkınlığı bile bile kullanmaları, yeni bir şiirsellik kavramını yerleştiriyor.. Hareket halindeki çarlığın şiiri.. Ne romandır, ne de düzyazı.’ Tutukluk duygusundan bu kitapların sırlarını, duygularını, anılarını dinleye dinleye kurtulabildim. Sen neler yapıyorsun?”<br /><br />Kumsaldaki bir ağacın altında yatıyordum. Ansızın gelişen bir yolculukla Antalya’da bulmuştum kendimi. Yazar olduğunu bilmeyen yazar dostumun; “Paris’e gelmeyi düşünmüyor musun” diyen mesajını alınca ağaç gölgesindeki günlerim Paris hayalleriyle doluverdi. Yok olmaz, bu yoklukta nasıl giderim, diye dertlendim ilkin. Sonra baktım kumsalda iken Paris sokaklarında yürüyor gibiyim. Dilimde hep aynı şarkı. “Parisienne Walkways.” Bulup buluşturup çıktım yola. Her şey birdenbire oldu. Şarkı şiire karıştı. Eski Paris günlerim hakkında paragraflar dolusu yazabilirim, diyordu şarkı. Yollar, kırlar, kediler, insanlar, her şey birdenbire oldu, diyordu şiir. Baktım yine Paris’teyim. Beş yıl sonra ikinci kez.<br /><br />Kendimizi kandırmayalım. Paris yerin yedi kat altında da yaşayan bir şehir, ama bu onu nasıl aşk şehri yapabilir? Dünyanın pek çok ulusundan insanın her gün metroda saatler geçirerek oradan oraya gittiği bir şehirden bahsediyoruz. Kimsenin yüzü gülmüyor. Turistler hariç. Yazar olduğunu bilmeyen yazar arkadaşımla iki yıl önce İstanbul’da görüştüğümüzde, bu şehirde insanlar çok somurtkan demişti. Parislilerin de İstanbullulardan farkı yoktu ki. Yaşayana zulüm, turiste sevinç. Bütün büyük şehirlerin kaderi bu. Paris siz burada yaşayanlar için de aşk şehri mi, diye sordum. Doğma büyüme Parisliler için İtalya romantikmiş. Aşkı hep uzakta aramanın ironisi. Peki ya aşk yeraltındaysa?<br /><br />İlk seferde Paris metrosu çok karmaşık gelmişti. Apartman gibi katlardan oluşan, bütün şehri saran bu ulaşım ağını çözmekle başlayacaktı ikinci Paris günlerim. İlkinde yanımdakinin bilgisine yaslanmıştım. Bu seferse tek başınaydım. “Ağustos’ta Paris’i bilirsiniz,” diyordu Valmont, Tehlikeli İlişkiler filminde. Havalimanından şehre metro ile giderken arkadaşım da böyle söylemişti. “Paris Ağustos’ta başkadır.” Daha sakindir anlamında söylüyordu tıpkı Valmont gibi, ama metroda trenler tıklım tıklımken, caddeler sokaklar turist kaynıyorken, buna inanmam zordu. <br /><br />Günlerden bir gün dört Uzakdoğu’lu genç kız bir vagon dolusu somurtkan insanın arasında bıcır bıcır konuşuyorlardı. Hiç soluk almadan nasıl konuşabildiklerini şaşkınlıkla izlerken yalnız olmadığımı fark ettim. Afrikalı genç bir adam aralarında kalmış, iki genç kızın karşılıklı konuşmaları arasında görünmezliği oynuyordu. Beş altı durak sonra kapılar açıldı. Konuştukları gibi yine bıcır bıcır bir telaşla kızlar indi ansızın. Vagon sessizliğe büründü. Arada kalan adam görünürlüğüne kavuştu. Karşılıklı gülümsedik oh dercesine. Belki de aşk buydu. <br /><br />Hadi kendimizi kandıralım. Aşk bir kandırmaca, yanılma, bir sanrı değil midir biraz da. En bedbin haldeyken, birdenbire “Ne Me Quitte Pas” çalmaya başlasa, Jacques Brel’in sesiyle aşka gelmez mi insan? Gary Moore 1949’daki hayali Paris günlerini anlattığı şarkısındaki o doyum olmaz gitar solosuna başladığında, dünyanın neresinde olursak olalım Parisienne Walkways’de yürüyor gibi olmaz mıyız hiç? Aşkı içinde taşırsan Paris’e, Paris bir aşk şehri. Şehrin sana aşk sunacağını uman turistlerdensen vay haline.<br /><br />Birinci gün (10 Ağustos)<br /><br />Yerel saatle 16.30’da Charles De Gaulle havalimanındayım. Yazar olduğunu henüz bilmeyen yazar arkadaşımla kucaklaşma. Elime bir kart tutuşturdu hemen. Bir hafta sınırsız ulaşım kartı almış benim için. Metro kazan ben kepçe gezeceğim bu sayede. St-Denis Université semtindeki eve valizi bıraktık. 20.30’da hava aydınlık daha. St-Lazarre üzerinden Châtelet’ye, oradan da St-Michel’e metro ile. St-Denis’den altı durak sonrası Guy Móquet. Trendeki otomatik anons çok tatlı bir telaffuzla söylüyor bu istasyon ismini. Fransızca’nın bu tınısına bayılıyorum. Arkadaşım anlatıyor. Komünist direnişçilerden Guy Móquet, 2. Dünya Savaşı’nda on yedi yaşındayken öldürülmüş. “Yaşasın Alman Komünist Partisi” diye bağırmış ölmeden önce. Sarkozy çok sahiplenmiş bu gencin anısını. Bu yüzden de adı verilen istasyonu yeniden düzenlemeye karar vermiş. İnşaat alanı olan tek istasyondu Guy Móquet. St-Lazarre ile Châtelet arasında kullandığımız mor metro hattında ise şoförsüz trenler çalışıyor. Paris’teki bütün metroyu otomatik çalışan trenlerle işletmek istiyorlarmış. Bu sayede grev dönemi aksamaları ortadan kalkacakmış. Teknoloji insana karşı. Yakında sinemalarda. <br /><br />Paris’te ilk akşam gezisinin başlangıcı Odeon. Le 10 adındaki köhne bir barda sangria içmenin keyfi. Sigara yasağına minnet. Önceden duman altı olan mekân şimdi mis gibi. Sangria, içinde kabuklu portakal dilimleri olan bir çeşit şarap. İspanyol bir adamın uydurması. Babam kalitesiz şaraplara elma dilimleri atıp da içerdi. Tadını hoşlaştırmak için. Sangria da o hesap. Portakal şaraba kendinden bir şeyler veriyor. Şarap da portakala. Lezzet ortada. Aşk bu olmasın? Odeon, Sorbonne’un olduğu semt. Yani öğrenci semti. St. Michel ve Odeon’un olduğu bu bölge Quertier Latin (Latin Bölgesi) diye biliniyor. St-Michel çeşmesi önünde randevu verilirmiş genelde. Köşede kâğıttan müzik yapan bir adam varmış. Bu tip bir enstrüman hatırlar gibiyim. Klasik Fransız sokaklarından Rue de la Huchette’de dolaşırken daracık sokakta kalabalığı yarmaya çalışıyoruz. Hausmann bulvarları inşa etmeden önce Paris bu dar sokaklardan menkulmüş. Sokağın ucu Notre Dame Katedrali’ne çıkıyor. <br /><br />Petit Pont (Küçük Köprü) üzerine çıktığımızda Seine nehrine kavuşmuş oluyoruz. Notre Dame, Köprü Üstü Âşıkları filmiyle sevdalandığımız Pont Neuf ve Adalet Sarayı, Seine nehri üzerindeki adanın (Ile de la Cité) önemli yapıları. Ada üzerindeki diğer bir köprü Pont au Change şans getiriyor ve birdenbire Eyfel Kulesi’ni ışıklar içinde görüyorum. Yanıp sönen bu ışıklar yakın zamanda kırmızı beyaz olacakmış. Paris’teki Türkiye Mevsimi etkinlikleri kapsamında kulenin ışıkları Türk Bayrağı renklerine bürünecekmiş. Bu tip bir değişiklik üçüncü kez yapılıyormuş kulenin tarihinde. Köprünün altındaki ışıklı yazı Eyfel’deki dikkatimi köprünün ayaklarına çeviriyor ansızın. Küçük Prens’ten bir alıntı. Yıldızları gece seyretmek tatlı hoş. Bütün yıldızlar açılmış çiçek gibi. 23.30 sularında eve dönüyoruz. Aktarma yaparak St-Denis Université durağına ulaşıyoruz. St-Denis, Hıristiyanlık’ı yaymaya çalışırken başı kesilen bir aziz. Efsaneye göre kesik başı konuşmaya devam etmiş.<br /><br />İkinci gün<br /><br />Hava kötü. Beş yıl önce Temmuz’da geldiğimde de böyleydi. Paris önce soğuk yüzünü göstermeyi tercih ediyor nedense. Ulaşım kartım ve metro planım elimde. Cité durağında inip Pont Neuf’e yürüyüşle başlayan gezim hem terleyip hem üşümekle ilginç bir hal aldı. Henüz vücut alışabilmiş değil geldiği yere. Sert rüzgâr da hiç yardımcı olmuyor. Pont Neuf Café’de oturup sıcak çikolata ile ısınırken, Paris kartları yazmak iyi fikir. Akşam saat altıda Eyfel’in tam altında yazar olduğunu bilmeyen yazar arkadaşımla buluşacağız. O saate kadar Parisien bir yürüyüş en ideali. Bir sonraki köprüye geldiğimde zemininin ahşap oluşu göze çarpan hoş bir detay. Üzerindeki banklar da cabası. Turistler oturmuş meyve yiyorlar. Köprünün adını meyve yeme köprüsü koyduktan sonra ben de çantamdan bir muz çıkarıp yiyorum. Solumda Pont Neuf, sağımda uzaktan görünen Eyfel. Bir dilek tutmalıyım. Kulağımda Parisienne Walk ways, tekrar tekrar aynı şarkıyı dinliyorum. <br /><br />Pont Royal’in yanı başında enfes bir şans. Plak satan bir kadın. Yüzlerce plak var. Bir saat eşeliyorum, hazine bulacağıma eminim. Kırk beşlikler, otuz üçlükler. Hepsi pırıl pırıl. Kendimi kaybettiğim ânın resmidir. Seine kenarında firavunun hazine odasında gibiyim. Film müzikleri bölümünde kararımı veriyorum. Bagdat Cafe, Fame ve Yılmaz Güney’in Yol filminin müzikleri. Kardeşim için Ennio Morricone’den film müzikleri. Fiyatlar Türkiye’dekinden çok daha makul. Yükümü sırtlayıp Parisien yürüyüşüme devam ederken, III. Alexandre köprüsüne gelince Aysun için yarım saatlik mola veriyorum. Üzerinden otoyol geçen bu ihtişamlı köprünün köşesinde bir çıkıntı bulup orada epey dinleniyorum. Aysun’un dileği tamam. Yola devam. Orsay Müzesi önünde devasa bir Van Gogh portresi, inanılmaz bir sürpriz. Önünde bir fotoğraf çektirip mutlu mesut yürümeye koyuluyorum. 17.30’da Eyfel’in altındayım. Yorgunum. Metrelerce uzunlukta bir bilet kuyruğu var. Bu halde sıra bekleyemem. Başka bir gün çıkarım kulenin tepesine. Yarım saat dinlendikten sonra kulenin tam altında yazar olduğunu bilmeyen yazarla buluşuyoruz. <br /><br />Trocadero meydanına gidip merdivenlerde oturarak Eyfel’i seyredelim istiyorum. Tıpkı filmlerdeki gibi. Sonraki durağımız ise Montparnasse’da akşam yemeği. Ve sinema keyfi. İtalyan yemeği ve Miramar Sineması’nda Une Arnaque Presque Parfaite (The Brothers Bloom) adlı Fransızca alt yazılı İngilizce filmi izliyoruz. Biletler Türkiye’den pahalı. Bir sinema bileti on euro. Gece yarısı eve dönüş. Metroyu çözdüm. Üzerinde adım yazan fotoğraflı bir kartım da var. Parisli hissetmek bu olsa gerek.</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yazar olduğunu bilmeyen bir yazar şöyle yazmış bir gün: “Bir sürü şey yaşadım. Kuşku umudu kemiriyordu bazen. Ama şimdi her şey yoluna giriyor. Zaten bize bağlı olan bir şey bu, değil mi? Üniversite eylemlerine ben de katıldım evet. Biliyorsun, hükümet geri adım attı. Ama aslında sorun çok derindi. Bir düşün, sözde milletvekili olan insanlar, yüzde sekseni bir yasaya evet diyor, aynı zamanda halkın yüzde sekseni hayır diyor. Okul iyi gidiyor. Yanı sıra bir kitapçıda çalışıyorum. Bazen çok tuhaf kitaplar çıkıyor karşıma. ‘Bazı yazarların tek güç kaynağı nesnelliğidir; hiçbir lirik etki, hiçbir parlak imaj, hiçbir seçkinci iz ya da hitabet süslemesi… Onlarda egemen olan mutlak bir arılık, aslına özenlilik, tarihi ve sosyal bir açık seçikliktir. Dilleri bir fotoğraf kopyacılığına, röportaj tarzına dönüşmez. Nesre yatkınlığı bile bile kullanmaları, yeni bir şiirsellik kavramını yerleştiriyor.. Hareket halindeki çarlığın şiiri.. Ne romandır, ne de düzyazı.’ Tutukluk duygusundan bu kitapların sırlarını, duygularını, anılarını dinleye dinleye kurtulabildim. Sen neler yapıyorsun?”<br /><br />Kumsaldaki bir ağacın altında yatıyordum. Ansızın gelişen bir yolculukla Antalya’da bulmuştum kendimi. Yazar olduğunu bilmeyen yazar dostumun; “Paris’e gelmeyi düşünmüyor musun” diyen mesajını alınca ağaç gölgesindeki günlerim Paris hayalleriyle doluverdi. Yok olmaz, bu yoklukta nasıl giderim, diye dertlendim ilkin. Sonra baktım kumsalda iken Paris sokaklarında yürüyor gibiyim. Dilimde hep aynı şarkı. “Parisienne Walkways.” Bulup buluşturup çıktım yola. Her şey birdenbire oldu. Şarkı şiire karıştı. Eski Paris günlerim hakkında paragraflar dolusu yazabilirim, diyordu şarkı. Yollar, kırlar, kediler, insanlar, her şey birdenbire oldu, diyordu şiir. Baktım yine Paris’teyim. Beş yıl sonra ikinci kez.<br /><br />Kendimizi kandırmayalım. Paris yerin yedi kat altında da yaşayan bir şehir, ama bu onu nasıl aşk şehri yapabilir? Dünyanın pek çok ulusundan insanın her gün metroda saatler geçirerek oradan oraya gittiği bir şehirden bahsediyoruz. Kimsenin yüzü gülmüyor. Turistler hariç. Yazar olduğunu bilmeyen yazar arkadaşımla iki yıl önce İstanbul’da görüştüğümüzde, bu şehirde insanlar çok somurtkan demişti. Parislilerin de İstanbullulardan farkı yoktu ki. Yaşayana zulüm, turiste sevinç. Bütün büyük şehirlerin kaderi bu. Paris siz burada yaşayanlar için de aşk şehri mi, diye sordum. Doğma büyüme Parisliler için İtalya romantikmiş. Aşkı hep uzakta aramanın ironisi. Peki ya aşk yeraltındaysa?<br /><br />İlk seferde Paris metrosu çok karmaşık gelmişti. Apartman gibi katlardan oluşan, bütün şehri saran bu ulaşım ağını çözmekle başlayacaktı ikinci Paris günlerim. İlkinde yanımdakinin bilgisine yaslanmıştım. Bu seferse tek başınaydım. “Ağustos’ta Paris’i bilirsiniz,” diyordu Valmont, Tehlikeli İlişkiler filminde. Havalimanından şehre metro ile giderken arkadaşım da böyle söylemişti. “Paris Ağustos’ta başkadır.” Daha sakindir anlamında söylüyordu tıpkı Valmont gibi, ama metroda trenler tıklım tıklımken, caddeler sokaklar turist kaynıyorken, buna inanmam zordu. <br /><br />Günlerden bir gün dört Uzakdoğu’lu genç kız bir vagon dolusu somurtkan insanın arasında bıcır bıcır konuşuyorlardı. Hiç soluk almadan nasıl konuşabildiklerini şaşkınlıkla izlerken yalnız olmadığımı fark ettim. Afrikalı genç bir adam aralarında kalmış, iki genç kızın karşılıklı konuşmaları arasında görünmezliği oynuyordu. Beş altı durak sonra kapılar açıldı. Konuştukları gibi yine bıcır bıcır bir telaşla kızlar indi ansızın. Vagon sessizliğe büründü. Arada kalan adam görünürlüğüne kavuştu. Karşılıklı gülümsedik oh dercesine. Belki de aşk buydu. <br /><br />Hadi kendimizi kandıralım. Aşk bir kandırmaca, yanılma, bir sanrı değil midir biraz da. En bedbin haldeyken, birdenbire “Ne Me Quitte Pas” çalmaya başlasa, Jacques Brel’in sesiyle aşka gelmez mi insan? Gary Moore 1949’daki hayali Paris günlerini anlattığı şarkısındaki o doyum olmaz gitar solosuna başladığında, dünyanın neresinde olursak olalım Parisienne Walkways’de yürüyor gibi olmaz mıyız hiç? Aşkı içinde taşırsan Paris’e, Paris bir aşk şehri. Şehrin sana aşk sunacağını uman turistlerdensen vay haline.<br /><br />Birinci gün (10 Ağustos)<br /><br />Yerel saatle 16.30’da Charles De Gaulle havalimanındayım. Yazar olduğunu henüz bilmeyen yazar arkadaşımla kucaklaşma. Elime bir kart tutuşturdu hemen. Bir hafta sınırsız ulaşım kartı almış benim için. Metro kazan ben kepçe gezeceğim bu sayede. St-Denis Université semtindeki eve valizi bıraktık. 20.30’da hava aydınlık daha. St-Lazarre üzerinden Châtelet’ye, oradan da St-Michel’e metro ile. St-Denis’den altı durak sonrası Guy Móquet. Trendeki otomatik anons çok tatlı bir telaffuzla söylüyor bu istasyon ismini. Fransızca’nın bu tınısına bayılıyorum. Arkadaşım anlatıyor. Komünist direnişçilerden Guy Móquet, 2. Dünya Savaşı’nda on yedi yaşındayken öldürülmüş. “Yaşasın Alman Komünist Partisi” diye bağırmış ölmeden önce. Sarkozy çok sahiplenmiş bu gencin anısını. Bu yüzden de adı verilen istasyonu yeniden düzenlemeye karar vermiş. İnşaat alanı olan tek istasyondu Guy Móquet. St-Lazarre ile Châtelet arasında kullandığımız mor metro hattında ise şoförsüz trenler çalışıyor. Paris’teki bütün metroyu otomatik çalışan trenlerle işletmek istiyorlarmış. Bu sayede grev dönemi aksamaları ortadan kalkacakmış. Teknoloji insana karşı. Yakında sinemalarda. <br /><br />Paris’te ilk akşam gezisinin başlangıcı Odeon. Le 10 adındaki köhne bir barda sangria içmenin keyfi. Sigara yasağına minnet. Önceden duman altı olan mekân şimdi mis gibi. Sangria, içinde kabuklu portakal dilimleri olan bir çeşit şarap. İspanyol bir adamın uydurması. Babam kalitesiz şaraplara elma dilimleri atıp da içerdi. Tadını hoşlaştırmak için. Sangria da o hesap. Portakal şaraba kendinden bir şeyler veriyor. Şarap da portakala. Lezzet ortada. Aşk bu olmasın? Odeon, Sorbonne’un olduğu semt. Yani öğrenci semti. St. Michel ve Odeon’un olduğu bu bölge Quertier Latin (Latin Bölgesi) diye biliniyor. St-Michel çeşmesi önünde randevu verilirmiş genelde. Köşede kâğıttan müzik yapan bir adam varmış. Bu tip bir enstrüman hatırlar gibiyim. Klasik Fransız sokaklarından Rue de la Huchette’de dolaşırken daracık sokakta kalabalığı yarmaya çalışıyoruz. Hausmann bulvarları inşa etmeden önce Paris bu dar sokaklardan menkulmüş. Sokağın ucu Notre Dame Katedrali’ne çıkıyor. <br /><br />Petit Pont (Küçük Köprü) üzerine çıktığımızda Seine nehrine kavuşmuş oluyoruz. Notre Dame, Köprü Üstü Âşıkları filmiyle sevdalandığımız Pont Neuf ve Adalet Sarayı, Seine nehri üzerindeki adanın (Ile de la Cité) önemli yapıları. Ada üzerindeki diğer bir köprü Pont au Change şans getiriyor ve birdenbire Eyfel Kulesi’ni ışıklar içinde görüyorum. Yanıp sönen bu ışıklar yakın zamanda kırmızı beyaz olacakmış. Paris’teki Türkiye Mevsimi etkinlikleri kapsamında kulenin ışıkları Türk Bayrağı renklerine bürünecekmiş. Bu tip bir değişiklik üçüncü kez yapılıyormuş kulenin tarihinde. Köprünün altındaki ışıklı yazı Eyfel’deki dikkatimi köprünün ayaklarına çeviriyor ansızın. Küçük Prens’ten bir alıntı. Yıldızları gece seyretmek tatlı hoş. Bütün yıldızlar açılmış çiçek gibi. 23.30 sularında eve dönüyoruz. Aktarma yaparak St-Denis Université durağına ulaşıyoruz. St-Denis, Hıristiyanlık’ı yaymaya çalışırken başı kesilen bir aziz. Efsaneye göre kesik başı konuşmaya devam etmiş.<br /><br />İkinci gün<br /><br />Hava kötü. Beş yıl önce Temmuz’da geldiğimde de böyleydi. Paris önce soğuk yüzünü göstermeyi tercih ediyor nedense. Ulaşım kartım ve metro planım elimde. Cité durağında inip Pont Neuf’e yürüyüşle başlayan gezim hem terleyip hem üşümekle ilginç bir hal aldı. Henüz vücut alışabilmiş değil geldiği yere. Sert rüzgâr da hiç yardımcı olmuyor. Pont Neuf Café’de oturup sıcak çikolata ile ısınırken, Paris kartları yazmak iyi fikir. Akşam saat altıda Eyfel’in tam altında yazar olduğunu bilmeyen yazar arkadaşımla buluşacağız. O saate kadar Parisien bir yürüyüş en ideali. Bir sonraki köprüye geldiğimde zemininin ahşap oluşu göze çarpan hoş bir detay. Üzerindeki banklar da cabası. Turistler oturmuş meyve yiyorlar. Köprünün adını meyve yeme köprüsü koyduktan sonra ben de çantamdan bir muz çıkarıp yiyorum. Solumda Pont Neuf, sağımda uzaktan görünen Eyfel. Bir dilek tutmalıyım. Kulağımda Parisienne Walk ways, tekrar tekrar aynı şarkıyı dinliyorum. <br /><br />Pont Royal’in yanı başında enfes bir şans. Plak satan bir kadın. Yüzlerce plak var. Bir saat eşeliyorum, hazine bulacağıma eminim. Kırk beşlikler, otuz üçlükler. Hepsi pırıl pırıl. Kendimi kaybettiğim ânın resmidir. Seine kenarında firavunun hazine odasında gibiyim. Film müzikleri bölümünde kararımı veriyorum. Bagdat Cafe, Fame ve Yılmaz Güney’in Yol filminin müzikleri. Kardeşim için Ennio Morricone’den film müzikleri. Fiyatlar Türkiye’dekinden çok daha makul. Yükümü sırtlayıp Parisien yürüyüşüme devam ederken, III. Alexandre köprüsüne gelince Aysun için yarım saatlik mola veriyorum. Üzerinden otoyol geçen bu ihtişamlı köprünün köşesinde bir çıkıntı bulup orada epey dinleniyorum. Aysun’un dileği tamam. Yola devam. Orsay Müzesi önünde devasa bir Van Gogh portresi, inanılmaz bir sürpriz. Önünde bir fotoğraf çektirip mutlu mesut yürümeye koyuluyorum. 17.30’da Eyfel’in altındayım. Yorgunum. Metrelerce uzunlukta bir bilet kuyruğu var. Bu halde sıra bekleyemem. Başka bir gün çıkarım kulenin tepesine. Yarım saat dinlendikten sonra kulenin tam altında yazar olduğunu bilmeyen yazarla buluşuyoruz. <br /><br />Trocadero meydanına gidip merdivenlerde oturarak Eyfel’i seyredelim istiyorum. Tıpkı filmlerdeki gibi. Sonraki durağımız ise Montparnasse’da akşam yemeği. Ve sinema keyfi. İtalyan yemeği ve Miramar Sineması’nda Une Arnaque Presque Parfaite (The Brothers Bloom) adlı Fransızca alt yazılı İngilizce filmi izliyoruz. Biletler Türkiye’den pahalı. Bir sinema bileti on euro. Gece yarısı eve dönüş. Metroyu çözdüm. Üzerinde adım yazan fotoğraflı bir kartım da var. Parisli hissetmek bu olsa gerek.</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[KONSTANTINOS KAVAFİS / Sanat Her Zaman Yalan Söylemez mi?]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13365</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:26:59 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13365</guid>
			<description><![CDATA[<p>Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim. <br />Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet. <br />Yazgıdır yakama yapışır nereye kalkışsam; <br />ve yüreğim gömülü bir ceset sanki. <br />Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede. <br />Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam <br />hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma, <br />yıllarıma kıydığım, boşa harcadığım." <br /><br />Yeni ülkeler bulamayacaksın, <br />başka denizler bulamayacaksın. <br />Bu kent peşini bırakmayacak. <br />Aynı sokaklarda dolaşacaksın. <br />Aynı mahallede yaşlanacaksın; <br />aynı evlerde kır düşecek saçlarına. <br />Bu kenttir gidip gideceğin yer. <br />Bir başkasını umma- <br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Bir gemi yok, bir yol yok sana <br />Değil mi ki, hayatına kıydın burada <br />bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada. <br /></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dedin, "Bir başka ülkeye, bir başka denize gideceğim. <br />Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elbet. <br />Yazgıdır yakama yapışır nereye kalkışsam; <br />ve yüreğim gömülü bir ceset sanki. <br />Aklım daha nice kalacak bu çorak ülkede. <br />Nereye çevirsem gözlerimi, nereye baksam <br />hayatımın kara yıkıntıları çıkıyor karşıma, <br />yıllarıma kıydığım, boşa harcadığım." <br /><br />Yeni ülkeler bulamayacaksın, <br />başka denizler bulamayacaksın. <br />Bu kent peşini bırakmayacak. <br />Aynı sokaklarda dolaşacaksın. <br />Aynı mahallede yaşlanacaksın; <br />aynı evlerde kır düşecek saçlarına. <br />Bu kenttir gidip gideceğin yer. <br />Bir başkasını umma- <br /><br /><br /><br /><br /><br /><br />Bir gemi yok, bir yol yok sana <br />Değil mi ki, hayatına kıydın burada <br />bu küçücük köşede, ona kıydın demektir bütün dünyada. <br /></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Goethe der ki ;]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13364</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:26:36 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13364</guid>
			<description><![CDATA[<p>İnsan yalnızca kendisine acı çektirenleri tanır.<br /><br />* İnsan davranışlarında denge ne yazık ki yalnızca zıtlıklar sayesinde sağlanabilir.<br /><br />* Büyük adamın dostları olabilir, ama o dost olamaz.<br /><br />* Birini seven kalp hiçbir insandan nefret edemez.<br /><br />* Bir kız sevgilisine daima annesinden çok inanır.<br /><br />* İlk iliği kaçıran, düğmeleri sonuna kadar ilikleyemez.<br /><br />* Bilgi arttıkça, huzursuzluk da artar.<br /><br />* Tarihin en büyük bölümü dedikodudan başka bir şey değildir.<br /><br />* Bilgece bir cevap istiyorsan, akıllıca soru sormalısın.<br /><br />* Bize hayran olan şaşkınlara saygı duyarak kendimizi aldatmak pek hoşumuza gider.<br /><br />* Kesin kavramları olan, emretmeyi becerir.<br /><br />* Bizler daha az konuşmalı, daha çok resim yapmalıyız.<br /><br />* Kuran"ın bütün özü, az sözle çok söylemek gerekirse, ikinci surenin başında yer alır ve şöyle der: Bu kitapta şüphe yoktur!<br /><br />* Gözlerin açık diye gördüğünü sanıyorsun.<br /><br />* Her insanın neyi eksik diye değil, hala neyi kaybolmamış diye bak!<br /><br />* Müslümanlar felsefe dersine şu öğreti ile başlıyorlar :Tersi söylenmeyecek hiçbir şey yoktur. Ve böylece her iddiaya zıt bir düşünce bulmak ve dile getirmekle görevlendirerek gençliğin aklını çalıştırıyorlar. Bu sayede büyük bir düşünce ve konuşma becerisine ulaşıyor olmalılar.<br /><br />* Felsefe beni hiçbir zaman bir türlü aydınlatmadı.<br /><br />* Git, itaat etmeyi öğren ki egemen olmayı öğrenesin.<br /><br />* İnsanın büyük bir hatası da şudur:"Kendini olduğundan fazla sanmak ya da kendine hakettiğinden daha az değer vermek." <br /><br />* Biz kendi kendimizin şeytanıyız, kendimizi cennetimizden kovarız.</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan yalnızca kendisine acı çektirenleri tanır.<br /><br />* İnsan davranışlarında denge ne yazık ki yalnızca zıtlıklar sayesinde sağlanabilir.<br /><br />* Büyük adamın dostları olabilir, ama o dost olamaz.<br /><br />* Birini seven kalp hiçbir insandan nefret edemez.<br /><br />* Bir kız sevgilisine daima annesinden çok inanır.<br /><br />* İlk iliği kaçıran, düğmeleri sonuna kadar ilikleyemez.<br /><br />* Bilgi arttıkça, huzursuzluk da artar.<br /><br />* Tarihin en büyük bölümü dedikodudan başka bir şey değildir.<br /><br />* Bilgece bir cevap istiyorsan, akıllıca soru sormalısın.<br /><br />* Bize hayran olan şaşkınlara saygı duyarak kendimizi aldatmak pek hoşumuza gider.<br /><br />* Kesin kavramları olan, emretmeyi becerir.<br /><br />* Bizler daha az konuşmalı, daha çok resim yapmalıyız.<br /><br />* Kuran"ın bütün özü, az sözle çok söylemek gerekirse, ikinci surenin başında yer alır ve şöyle der: Bu kitapta şüphe yoktur!<br /><br />* Gözlerin açık diye gördüğünü sanıyorsun.<br /><br />* Her insanın neyi eksik diye değil, hala neyi kaybolmamış diye bak!<br /><br />* Müslümanlar felsefe dersine şu öğreti ile başlıyorlar :Tersi söylenmeyecek hiçbir şey yoktur. Ve böylece her iddiaya zıt bir düşünce bulmak ve dile getirmekle görevlendirerek gençliğin aklını çalıştırıyorlar. Bu sayede büyük bir düşünce ve konuşma becerisine ulaşıyor olmalılar.<br /><br />* Felsefe beni hiçbir zaman bir türlü aydınlatmadı.<br /><br />* Git, itaat etmeyi öğren ki egemen olmayı öğrenesin.<br /><br />* İnsanın büyük bir hatası da şudur:"Kendini olduğundan fazla sanmak ya da kendine hakettiğinden daha az değer vermek." <br /><br />* Biz kendi kendimizin şeytanıyız, kendimizi cennetimizden kovarız.</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir edebiyatçı evlenirse ne olur?]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13363</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:26:20 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13363</guid>
			<description><![CDATA[<p><strong>Kadınlar edebiyat ruhu taşıyan erkeklere ilgi duyarlar, kazara evlenirlerse; ömürleri boyunca mutsuz olma olasılıkları da yüksektir. Zira hiç konuşmayan, durmadan uzaklara dalıp giden bir adam... Aşağıda bir edebiyatçının düğün davetiyesine yazdıkları var</strong>...<br /><br /><em>Bu yazı, Mehmet Harmancı"nın 10 Kasım 1996 tarihli "Ceride-i İzdivac" adlı düğün davetiyesinde yayınlanmıştı</em>.<br /><br />Evlenirsem, tren yolculukları yaparken vagon penceresinden akan telefon direklerini saymaktan hoşlanmaz hale gelebilirim.<br /><br />Evlenirsem, ayaklarımı balkon demirine yasladıktan sonra, gözlerimi bulutlara dikerek "Tanrım bulutun içinden geçen bir bulut görmeden gözlerimi gökyüzünden ayırmayacağım" adlı şarkıyı söylemekten vazgeçebilirim.<br /><br />Evlenirsem, bir öykü kitabı kapağını saatlerce seyretmenin o anlatılmaz zevkini yaşayamayabilirim.<br /><br />Evlenirsem, bir edebiyat dergisinin mütevazı bürosunda, gri mi siyah mı yeşil mi olduğunu kestiremediğim çoraplarımı unutmayabilirim.<br /><br />Evlenirsem, kitaplarımın arasından çoraplarımın çıkma ihtimali azalabilir.<br /><br />Evlenirsem, Murat Güzel"le giriştiğim şiir öykü roman sohbetlerinin çıldırtan neşesini duyumsayamayabilirim.<br /><br />Evlenirsem, "Evleneceğim kızın gözleri ne renk olacak?" deme şansını kaybederim.<br /><br />Evlenirsem, kiminle evleneceğimi kendime bir milyon defa sorup cevap verememenin dayanılmaz güzelliğini yaşamaktan uzak kalabilirim.<br /><br />Evlenirsem, markete girdiğim zaman ekmeğin kaç para olduğunu bilmediğimi öğrenen tezgahtarın şaşkın yüzünü seyretme lüksümü yitirebilirim.<br /><br />Evlenirsem koluma bir saat takmam gerekebilir.<br /><br />Evlenirsem, evimi ziyarete gelen akrabalarımla araba fiyatlarından, kooperatif senetlerinden konuşarak dizi filmler izlemek zorunda kalabilirim.<br /><br />Evlenirsem Konya"da yeni bir edebiyat dergisinin çıktığını evimi telefonla arayan bir dost aracılığıyla öğrenme yanlışına düşünebilirim.<br /><br />Daha da kötüsü, eğer evlenirsem, "Bir izdivaç mecmuasında böyle abuk bir yazının ne işi var" diyenlerden olabilirim.<br /><br />Edebiyat dergilerinin temel atma törenleri bensiz yapılır.<br /><br />O zaman öykü üzerine kurulan cümlelerde ela gözlerimin izi olmayabilir.<br /><br />O zaman kitapçıların hüzünlü tavanlarına uzanan cıgara dumanlarından bir kıvrım olsun, benim dudaklarımdan yükselmeyebilir.<br /><br />Hayır hayır. Beni mazur görün. Henüz mutsuz olmak yani mutlu olmak istemiyorum.<br /><br />Düşünün, bir edebiyat dergisi bir kitapçı vitrininden beni süzüyor ve ben fark etmeden geçip gidiyorum.<br /><br />Hayır Tanrım. Buna hazır değilim.</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kadınlar edebiyat ruhu taşıyan erkeklere ilgi duyarlar, kazara evlenirlerse; ömürleri boyunca mutsuz olma olasılıkları da yüksektir. Zira hiç konuşmayan, durmadan uzaklara dalıp giden bir adam... Aşağıda bir edebiyatçının düğün davetiyesine yazdıkları var</strong>...<br /><br /><em>Bu yazı, Mehmet Harmancı"nın 10 Kasım 1996 tarihli "Ceride-i İzdivac" adlı düğün davetiyesinde yayınlanmıştı</em>.<br /><br />Evlenirsem, tren yolculukları yaparken vagon penceresinden akan telefon direklerini saymaktan hoşlanmaz hale gelebilirim.<br /><br />Evlenirsem, ayaklarımı balkon demirine yasladıktan sonra, gözlerimi bulutlara dikerek "Tanrım bulutun içinden geçen bir bulut görmeden gözlerimi gökyüzünden ayırmayacağım" adlı şarkıyı söylemekten vazgeçebilirim.<br /><br />Evlenirsem, bir öykü kitabı kapağını saatlerce seyretmenin o anlatılmaz zevkini yaşayamayabilirim.<br /><br />Evlenirsem, bir edebiyat dergisinin mütevazı bürosunda, gri mi siyah mı yeşil mi olduğunu kestiremediğim çoraplarımı unutmayabilirim.<br /><br />Evlenirsem, kitaplarımın arasından çoraplarımın çıkma ihtimali azalabilir.<br /><br />Evlenirsem, Murat Güzel"le giriştiğim şiir öykü roman sohbetlerinin çıldırtan neşesini duyumsayamayabilirim.<br /><br />Evlenirsem, "Evleneceğim kızın gözleri ne renk olacak?" deme şansını kaybederim.<br /><br />Evlenirsem, kiminle evleneceğimi kendime bir milyon defa sorup cevap verememenin dayanılmaz güzelliğini yaşamaktan uzak kalabilirim.<br /><br />Evlenirsem, markete girdiğim zaman ekmeğin kaç para olduğunu bilmediğimi öğrenen tezgahtarın şaşkın yüzünü seyretme lüksümü yitirebilirim.<br /><br />Evlenirsem koluma bir saat takmam gerekebilir.<br /><br />Evlenirsem, evimi ziyarete gelen akrabalarımla araba fiyatlarından, kooperatif senetlerinden konuşarak dizi filmler izlemek zorunda kalabilirim.<br /><br />Evlenirsem Konya"da yeni bir edebiyat dergisinin çıktığını evimi telefonla arayan bir dost aracılığıyla öğrenme yanlışına düşünebilirim.<br /><br />Daha da kötüsü, eğer evlenirsem, "Bir izdivaç mecmuasında böyle abuk bir yazının ne işi var" diyenlerden olabilirim.<br /><br />Edebiyat dergilerinin temel atma törenleri bensiz yapılır.<br /><br />O zaman öykü üzerine kurulan cümlelerde ela gözlerimin izi olmayabilir.<br /><br />O zaman kitapçıların hüzünlü tavanlarına uzanan cıgara dumanlarından bir kıvrım olsun, benim dudaklarımdan yükselmeyebilir.<br /><br />Hayır hayır. Beni mazur görün. Henüz mutsuz olmak yani mutlu olmak istemiyorum.<br /><br />Düşünün, bir edebiyat dergisi bir kitapçı vitrininden beni süzüyor ve ben fark etmeden geçip gidiyorum.<br /><br />Hayır Tanrım. Buna hazır değilim.</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İrkiltici şeylerin romancısı olarak Dostoyevski]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13362</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2010 00:25:58 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13362</guid>
			<description><![CDATA[<p><strong>İrkiltici şeylerin romancısı olarak Dostoyevski </strong><br /><br /><br />Batıda şiddet ve kötülüğü sanat eserine dönüştürerek irdeleyen zihniyetten söz ederken üzerinde uzun uzadıya durulması gereken isimlerden birisi de Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski'dir. <br />Eserlerinin hemen tamamında kötülüğün neden var olduğu meselesini anlamaya çalışan bu romancı, çağdaşı Nietzsche gibi, kolaycı iyimserliği nefretle karşılayarak kötülükle yüzleşilmesi gerektiği savını hararetle savunur. "İyiliği ve merhameti sınırsız olan Tanrı'nın kötülüğü neden yarattığı" sorunu bir Dosto. kahramanına dirsek ve beyin çürüttürecek denli büyürken onun romanları da tekinsiz kahramanlar galerisine dönüşür en fazla. <br /><br />Ortalama burjuva ahlakını temsilen korunaklı iyimserliğin risksizliğini imleyen Pollyannacılık, ömrü boyunca nefret edeceği bir kolaycılık hazzı olarak görünür Dosto'nun gözüne. Onun romanlarında ışık, gölgenin en kesif olduğu yere düşer ancak ve bu resmigeçitte tombul bedeni, pembe yanakları, saf iyimserliğin boşluğunda anlamsız bakan gözleri ile meleğe yer yoktur. Çünkü o, demonuyla boğuşarak yazar en iyimser şarkısını. <br /><br />Onun hayatında önemli yer tutan iki tablonun simgeselliği üzerinden konuşursak Dosto, Raphael'in, cennet ışıklarına boğulmuş masum "Sistine Madonna"sının bir kopyası ile aydınlanan çalışma odasında can vermiş olsa da, gerçekte Hans Holbein "İsa"sının bedeninden dökülen acımasız bir natüralizme bağlıdır. Gerçeğin en şedid, en çirkef, en rezil, en hayasız, en arsız, en kutsalsız yanına. Yatay 200'e 30 cm'lik irkiltici boyutlarıyla bu tablodaki şiddet algısı çarmıhından henüz indirilmiş ve peygamberî ışığından tümüyle mahrum, morarmış, kararmış, kokuşmaya başlamış, işkence görmüş bir insan bedenini teşhir etmektedir. Bu bedenin gerçekliği bir yandan batı zihniyetindeki dokunulmaz peygamber imgesini yerle bir ederken bir yandan da Tanrı tarafından çekmesine izin verilen acısıyla Budala'daki meşhur isyanı doğurur: "Ama insanı inancından edebilir böyle bir resim". Yani böyle bir acının tümüyle masum birisi tarafından çekilmiş olması bile insana her şeyi inkâr ettirebilir. Evet öyledir, ama o yine de İsa'dır! Ve bu yüzden İsa'dır. Dosto, kötülük ve şiddet sorunsalına bu aralıktan bakar: Rağmen. <br /><br />Rağmen. Başka türlüsü olamaz çünkü itidalden nasipsiz, her şeyinde aşırı her şeyinde ölçüsüzdür Dosto. Hayatın vurduğu yerden kan sesinin geldiğinin farkındadır. Üstelik çoğu kez o kanı kendi de akıtmaktadır. Demonu da büyüktür onun Tanrısı da. Fakat kendisini demonuna kolaylıkla terk edebileceği gerekçelere yeteri kadar sahipken (hayatı bir kadersizlikler silsilesidir ve dilerse hem kötülüğün hem şiddetin mantığını mümkün olan bütün kanıtlarıyla kolaylıkla kurabilir) o, karşı durmayı yeğler. Çünkü onu kolaylıkla yoldan çıkarabilecek şahsi acısında bütün bir evrenin acısını tecrübe edebilir. Acısını salt kendisi için çekerse bencilleşir insan. Oysa Dosto. kendi uçurumuna bütün bir evreni doldurur. Acının ondaki felsefesi budur. Bu nedenle bize bu kadar yakın ve büyük gelmektedir. <br /><br />Sefil ve sapık Stavrogin de odur, melek Alyoşa da; baba Karamazof da odur iyiliğiyle neredeyse budalalaşan Mişkin de. Ama bunlar onun sadece birer yanıdır. Bütününü Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'u temsil eder. Kötülüğün "haklı" gerekçeleriyle sınanmayan iyiliğin makbul meta muamelesi görmediği Dosto. romanlarında yasak meyveyi yiyip de cennetten kovulmayı göze almayan, gerçek anlamda insan olamaz, melek olmasını da zaten ondan kimse beklemez. Bu nedenle eserlerindeki baş kahramanlar ancak dibe vurduktan sonra yüze çıkabilirler. Ve yıldız parılcakları, yalıtılmış manastırların günahtan yana kazasız belasız sakinlerden fazla, batakhanelerin çirkefinden kendisini çekip çıkarmayı başarabilenlerin üzerine serpilir. Boğuştukları demonları ne kadar büyükse alınlarına düşen ışık da o kadar parlaktır. Ruhunu şeytana önce satmış sonrasında geri almış Faust'tur onların her biri. Rağmen'in cehenneminden geçmiş, Kabillerin kötülük bildirgelerini iptal etmişlerdir. <br /><br /><br />NAZAN BEKİROĞLU<br /></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İrkiltici şeylerin romancısı olarak Dostoyevski </strong><br /><br /><br />Batıda şiddet ve kötülüğü sanat eserine dönüştürerek irdeleyen zihniyetten söz ederken üzerinde uzun uzadıya durulması gereken isimlerden birisi de Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski'dir. <br />Eserlerinin hemen tamamında kötülüğün neden var olduğu meselesini anlamaya çalışan bu romancı, çağdaşı Nietzsche gibi, kolaycı iyimserliği nefretle karşılayarak kötülükle yüzleşilmesi gerektiği savını hararetle savunur. "İyiliği ve merhameti sınırsız olan Tanrı'nın kötülüğü neden yarattığı" sorunu bir Dosto. kahramanına dirsek ve beyin çürüttürecek denli büyürken onun romanları da tekinsiz kahramanlar galerisine dönüşür en fazla. <br /><br />Ortalama burjuva ahlakını temsilen korunaklı iyimserliğin risksizliğini imleyen Pollyannacılık, ömrü boyunca nefret edeceği bir kolaycılık hazzı olarak görünür Dosto'nun gözüne. Onun romanlarında ışık, gölgenin en kesif olduğu yere düşer ancak ve bu resmigeçitte tombul bedeni, pembe yanakları, saf iyimserliğin boşluğunda anlamsız bakan gözleri ile meleğe yer yoktur. Çünkü o, demonuyla boğuşarak yazar en iyimser şarkısını. <br /><br />Onun hayatında önemli yer tutan iki tablonun simgeselliği üzerinden konuşursak Dosto, Raphael'in, cennet ışıklarına boğulmuş masum "Sistine Madonna"sının bir kopyası ile aydınlanan çalışma odasında can vermiş olsa da, gerçekte Hans Holbein "İsa"sının bedeninden dökülen acımasız bir natüralizme bağlıdır. Gerçeğin en şedid, en çirkef, en rezil, en hayasız, en arsız, en kutsalsız yanına. Yatay 200'e 30 cm'lik irkiltici boyutlarıyla bu tablodaki şiddet algısı çarmıhından henüz indirilmiş ve peygamberî ışığından tümüyle mahrum, morarmış, kararmış, kokuşmaya başlamış, işkence görmüş bir insan bedenini teşhir etmektedir. Bu bedenin gerçekliği bir yandan batı zihniyetindeki dokunulmaz peygamber imgesini yerle bir ederken bir yandan da Tanrı tarafından çekmesine izin verilen acısıyla Budala'daki meşhur isyanı doğurur: "Ama insanı inancından edebilir böyle bir resim". Yani böyle bir acının tümüyle masum birisi tarafından çekilmiş olması bile insana her şeyi inkâr ettirebilir. Evet öyledir, ama o yine de İsa'dır! Ve bu yüzden İsa'dır. Dosto, kötülük ve şiddet sorunsalına bu aralıktan bakar: Rağmen. <br /><br />Rağmen. Başka türlüsü olamaz çünkü itidalden nasipsiz, her şeyinde aşırı her şeyinde ölçüsüzdür Dosto. Hayatın vurduğu yerden kan sesinin geldiğinin farkındadır. Üstelik çoğu kez o kanı kendi de akıtmaktadır. Demonu da büyüktür onun Tanrısı da. Fakat kendisini demonuna kolaylıkla terk edebileceği gerekçelere yeteri kadar sahipken (hayatı bir kadersizlikler silsilesidir ve dilerse hem kötülüğün hem şiddetin mantığını mümkün olan bütün kanıtlarıyla kolaylıkla kurabilir) o, karşı durmayı yeğler. Çünkü onu kolaylıkla yoldan çıkarabilecek şahsi acısında bütün bir evrenin acısını tecrübe edebilir. Acısını salt kendisi için çekerse bencilleşir insan. Oysa Dosto. kendi uçurumuna bütün bir evreni doldurur. Acının ondaki felsefesi budur. Bu nedenle bize bu kadar yakın ve büyük gelmektedir. <br /><br />Sefil ve sapık Stavrogin de odur, melek Alyoşa da; baba Karamazof da odur iyiliğiyle neredeyse budalalaşan Mişkin de. Ama bunlar onun sadece birer yanıdır. Bütününü Suç ve Ceza'nın Raskolnikov'u temsil eder. Kötülüğün "haklı" gerekçeleriyle sınanmayan iyiliğin makbul meta muamelesi görmediği Dosto. romanlarında yasak meyveyi yiyip de cennetten kovulmayı göze almayan, gerçek anlamda insan olamaz, melek olmasını da zaten ondan kimse beklemez. Bu nedenle eserlerindeki baş kahramanlar ancak dibe vurduktan sonra yüze çıkabilirler. Ve yıldız parılcakları, yalıtılmış manastırların günahtan yana kazasız belasız sakinlerden fazla, batakhanelerin çirkefinden kendisini çekip çıkarmayı başarabilenlerin üzerine serpilir. Boğuştukları demonları ne kadar büyükse alınlarına düşen ışık da o kadar parlaktır. Ruhunu şeytana önce satmış sonrasında geri almış Faust'tur onların her biri. Rağmen'in cehenneminden geçmiş, Kabillerin kötülük bildirgelerini iptal etmişlerdir. <br /><br /><br />NAZAN BEKİROĞLU<br /></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Windows 7 Loader v1.8.1 Final (x86 &#x26; x64) | (06/04/2010)]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13360</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 22:41:48 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13360</guid>
			<description><![CDATA[<hr style="color: #ffffff; background-color: #ffffff;" size="1" />
<div id="post_message_160930"><strong><img src="http://www.indirjen.com/uploads/posts/2009-10/1256739457_win7.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
Supported operating systems<br />
<br />
* Windows 7 Ultimate<br />
* Windows 7 Professional<br />
* Windows 7 Home Premium<br />
* Windows 7 Home Basic<br />
* Windows 7 Starter<br />
* Windows Vista Ultimate<br />
* Windows Vista Business<br />
* Windows Vista Business N<br />
* Windows Vista Home Premium<br />
* Windows Vista Home Basic<br />
* Windows Vista Starter<br />
* Windows Server 2008 R2: Enterprise<br />
* Windows Server 2008 R2: Standard<br />
* Windows Server 2008 R2: Foundation<br />
* Windows Server 2008: Enterprise<br />
* Windows Server 2008: Standard<br />
* Windows Server 2008: Foundation<br />
* Windows Small Business Server 2008<br />
<br />
Note: You must be running build 7600 or greater for Windows 7 and Windows Server 2008 R2.<br />
Note: Windows 7 N and E editions will only be supported when OEM SLP serials leak for them editions.<br />
<br />
win7 crack aracı</strong><br />
<br />
<a href="http://hotfile.com/dl/46353914/dfbe23a/Windows_Loader_v1.8.1_by_DAZ_DiBYA.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/46353914/dfbe2...DiBYA.rar.html</a></div>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<hr style="color: #ffffff; background-color: #ffffff;" size="1" />
<div id="post_message_160930"><strong><img src="http://www.indirjen.com/uploads/posts/2009-10/1256739457_win7.jpg" border="0" alt="" /><br />
<br />
Supported operating systems<br />
<br />
* Windows 7 Ultimate<br />
* Windows 7 Professional<br />
* Windows 7 Home Premium<br />
* Windows 7 Home Basic<br />
* Windows 7 Starter<br />
* Windows Vista Ultimate<br />
* Windows Vista Business<br />
* Windows Vista Business N<br />
* Windows Vista Home Premium<br />
* Windows Vista Home Basic<br />
* Windows Vista Starter<br />
* Windows Server 2008 R2: Enterprise<br />
* Windows Server 2008 R2: Standard<br />
* Windows Server 2008 R2: Foundation<br />
* Windows Server 2008: Enterprise<br />
* Windows Server 2008: Standard<br />
* Windows Server 2008: Foundation<br />
* Windows Small Business Server 2008<br />
<br />
Note: You must be running build 7600 or greater for Windows 7 and Windows Server 2008 R2.<br />
Note: Windows 7 N and E editions will only be supported when OEM SLP serials leak for them editions.<br />
<br />
win7 crack aracı</strong><br />
<br />
<a href="http://hotfile.com/dl/46353914/dfbe23a/Windows_Loader_v1.8.1_by_DAZ_DiBYA.rar.html" target="_blank">http://hotfile.com/dl/46353914/dfbe2...DiBYA.rar.html</a></div>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hoş Geldiniz yazısını değiştirme(programlı)]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13359</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 22:40:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13359</guid>
			<description><![CDATA[<p><a href="http://delphi.icm.edu.pl/ftp/tools/ResHack.zip" target="_blank">http://delphi.icm.edu.pl/ftp/tools/ResHack.zip</a><br />
<br />
<br />
1) Programı indirip çalıştırın.<br />
<br />
2)Sırasıyla Files tuşuna ardından open tuşuna basın ve C:/WINDOWS/system32/logonui.exe dosyasını açın.<br />
<br />
3)Daha sonra STRİNG TABLE - 1 - 1055 'i tıklayarak yanda açılan alt pencereye geçin.<br />
<br />
4)Orda HOŞGELDİNİZ yazısını istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz yanlız 11 karakteri geçmemek şartıyla.<br />
<br />
5)'Compile script' tuşuna baın ve save as seçenegi ile ''mylogonui.exe''<br />
 olarak C:/WINDOWS/system32/ altına kaydedin ve programı kapatın.<br />
<br />
6. Başlat - çalıştır - regedit yazın ve enter tuşuna basın<br />
.<br />
7. HKEY_LOCAL_MACHINE\ SOFTWARE\ Microsoft\ Windows NT\ CurrentVersion\ <br />
Winlogon altındaki 'UIHOST' değerine çift tıklayın ve burdaki <br />
'logonui.exe' yi 'mylogonui.exe' olarak değiştirin.<br />
<br />
8. Register 'i kapatın ve bilgisayarınızı baştan başlatın.</p>
<p>Alıntıdır...</p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://delphi.icm.edu.pl/ftp/tools/ResHack.zip" target="_blank">http://delphi.icm.edu.pl/ftp/tools/ResHack.zip</a><br />
<br />
<br />
1) Programı indirip çalıştırın.<br />
<br />
2)Sırasıyla Files tuşuna ardından open tuşuna basın ve C:/WINDOWS/system32/logonui.exe dosyasını açın.<br />
<br />
3)Daha sonra STRİNG TABLE - 1 - 1055 'i tıklayarak yanda açılan alt pencereye geçin.<br />
<br />
4)Orda HOŞGELDİNİZ yazısını istediğiniz gibi değiştirebilirsiniz yanlız 11 karakteri geçmemek şartıyla.<br />
<br />
5)'Compile script' tuşuna baın ve save as seçenegi ile ''mylogonui.exe''<br />
 olarak C:/WINDOWS/system32/ altına kaydedin ve programı kapatın.<br />
<br />
6. Başlat - çalıştır - regedit yazın ve enter tuşuna basın<br />
.<br />
7. HKEY_LOCAL_MACHINE\ SOFTWARE\ Microsoft\ Windows NT\ CurrentVersion\ <br />
Winlogon altındaki 'UIHOST' değerine çift tıklayın ve burdaki <br />
'logonui.exe' yi 'mylogonui.exe' olarak değiştirin.<br />
<br />
8. Register 'i kapatın ve bilgisayarınızı baştan başlatın.</p>
<p>Alıntıdır...</p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Temiz bir Facebook için 'ihbar hattı' kuruldu]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13358</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 22:39:15 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13358</guid>
			<description><![CDATA[<div id="post_message_179760">Facebook'ta kurulan 'kötü amaçlı' <br />
gruplardan siz de rahatsız oluyorsanız onları şikayet edebileceğiniz <br />
yepyeni bir yer var: İhbar hattı <br />
 <br />
 <br />
 <br />
<br />
İlk başlarda eski okul arkadaşlarını bulmak için kullanılan Facebook, <br />
bugün artık çeşitli fikirden insanların bir araya gelmesiyle birlikte <br />
sürekli adından söz ettirmeyi başaran dev bir sosyal medya haline geldi.<br />
 <br />
<br />
Facebookta kayıtlı üyeler bugün, bazen kendi tuttukları takımların <br />
hayranlarını bir araya getirmek için, bazen edebiyat severleri bir araya<br />
 getirmek için, bazen de herhangi bir sanatçının hayranlarını bir araya <br />
getirmek için sayfalar ve hayran grupları açıyor. <br />
<br />
Ancak son zamanlarda herkesin de bildiği gibi kötü niyetli kişilerce <br />
kendi fikirlerinin dışındaki insanlara hakaret etmek, onları küçük <br />
düşürmek, terör örgütlerinin propangandasını yapmak, milli ve manevi <br />
değerlere hakaret etmek için bir çok sayfa ve grup kuruldu. <br />
<br />
İşte bu milli ve manevi değerlere saldıran grupları ve sayfaların <br />
kapanması için Sanal alemde bir çok eyleme imza atmış bir grup olan <br />
"Cyber Warrior" bu kez siteleri hack etmek yerine farklı bir çalışmaya <br />
imza attı. <br />
<br />
'Temiz Facebook' sloganı ile yola çıkan Cyber Warrior, Bünyelerindeki <br />
üyeler ve duyarlı vatandaşlarında katılıp destek verdiği Facebook İhbar <br />
Hattı'nı kurdu. (<a href="http://www.facebook.com/ihbarHatti" target="_blank">www.facebook.com/ihbarHatti</a&#x26;gt<img src="http://www.forumultra.org/images/smilies/wink.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Wink" title="Wink" /> <br />
<br />
İhbar Hattı, öncelikle Facebook üzerinden milli ve manevi değerlere <br />
hakaret eden sayfa ve grupların tesbit ediyor. Daha sonrada üyeleri <br />
yardımıyla bunları Facebook yönetimine sayfaların alt kısımlarında <br />
mevcut bulunan "Sayfa'yı Şikayet Et' butonunu kullanarak düzenli bir <br />
şekilde şikayet ediyor. <br />
<br />
İhbar Hattı şuan itibariyle 20 binin üzerinde üyeye sahip. <a href="http://www.facebook.com/ihbarHatti" target="_blank">www.facebook.com/ihbarHatti</a> milli ve manevi değerlere sahip Facebook kullanıcılarını sayfalarına destek vermeye çağırıyor.</div>
&lt;!-- / message --&gt;<br />
<p> </p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="post_message_179760">Facebook'ta kurulan 'kötü amaçlı' <br />
gruplardan siz de rahatsız oluyorsanız onları şikayet edebileceğiniz <br />
yepyeni bir yer var: İhbar hattı <br />
 <br />
 <br />
 <br />
<br />
İlk başlarda eski okul arkadaşlarını bulmak için kullanılan Facebook, <br />
bugün artık çeşitli fikirden insanların bir araya gelmesiyle birlikte <br />
sürekli adından söz ettirmeyi başaran dev bir sosyal medya haline geldi.<br />
 <br />
<br />
Facebookta kayıtlı üyeler bugün, bazen kendi tuttukları takımların <br />
hayranlarını bir araya getirmek için, bazen edebiyat severleri bir araya<br />
 getirmek için, bazen de herhangi bir sanatçının hayranlarını bir araya <br />
getirmek için sayfalar ve hayran grupları açıyor. <br />
<br />
Ancak son zamanlarda herkesin de bildiği gibi kötü niyetli kişilerce <br />
kendi fikirlerinin dışındaki insanlara hakaret etmek, onları küçük <br />
düşürmek, terör örgütlerinin propangandasını yapmak, milli ve manevi <br />
değerlere hakaret etmek için bir çok sayfa ve grup kuruldu. <br />
<br />
İşte bu milli ve manevi değerlere saldıran grupları ve sayfaların <br />
kapanması için Sanal alemde bir çok eyleme imza atmış bir grup olan <br />
"Cyber Warrior" bu kez siteleri hack etmek yerine farklı bir çalışmaya <br />
imza attı. <br />
<br />
'Temiz Facebook' sloganı ile yola çıkan Cyber Warrior, Bünyelerindeki <br />
üyeler ve duyarlı vatandaşlarında katılıp destek verdiği Facebook İhbar <br />
Hattı'nı kurdu. (<a href="http://www.facebook.com/ihbarHatti" target="_blank">www.facebook.com/ihbarHatti</a&gt<img src="http://www.forumultra.org/images/smilies/wink.gif" style="vertical-align: middle;" border="0" alt="Wink" title="Wink" /> <br />
<br />
İhbar Hattı, öncelikle Facebook üzerinden milli ve manevi değerlere <br />
hakaret eden sayfa ve grupların tesbit ediyor. Daha sonrada üyeleri <br />
yardımıyla bunları Facebook yönetimine sayfaların alt kısımlarında <br />
mevcut bulunan "Sayfa'yı Şikayet Et' butonunu kullanarak düzenli bir <br />
şekilde şikayet ediyor. <br />
<br />
İhbar Hattı şuan itibariyle 20 binin üzerinde üyeye sahip. <a href="http://www.facebook.com/ihbarHatti" target="_blank">www.facebook.com/ihbarHatti</a> milli ve manevi değerlere sahip Facebook kullanıcılarını sayfalarına destek vermeye çağırıyor.</div>
&lt;!-- / message --&gt;<br />
<p> </p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA['.com' bitti, sırada '.co' var]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13357</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 22:38:17 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13357</guid>
			<description><![CDATA[<p><strong>Yaklaşık 25 önce satışa sunulan internet alan adı uzantılarında yolun<br />
 sonuna geliniyor. .net, org, .us gibi uzantılar içerisinde en çok <br />
rağbet edilen .com uzantılı bir ismi almak oldukça zorlaştı. <br />
 <br />
 <br />
 <br />
<br />
Bunun için birkaç kelime yan yana getiriliyor veya anlamsız kelimeler <br />
üretilmek zorunda kalınıyor. 250 milyon web adresinin 100 milyonuna <br />
yakınının .com uzantılı olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu daha iyi <br />
anlaşılıyor. <br />
<br />
Alan adı uzantısındaki daralmayı ve bu yöndeki gelirlerinin azaldığını <br />
gördüğü için yeni bir pazar açmayı planlayan Amerika merkezli internet <br />
şirketleri, Kolombiya hükümetine ait .co uzantısını uluslararası satışa <br />
çıkarttı. İnternet şirketleri, markalara ve kurumlara kendi alan <br />
adlarını başkalarına kaptırmamaları için 26 Nisan'da satışa başladı. <br />
<br />
Kolombiya'ya ait .co uzantılı alan adları uluslararası satışa üç aşamalı<br />
 olarak sunuluyor. İlk aşamada şirketlerin isimlerini satın almaları <br />
için 26 Nisan'dan 10 Haziran'a kadar süre belirlendi. Bu dönem, 30 <br />
Temmuz 2008 tarihinden önce alan adını tescil ettirmiş ticari marka <br />
sahipleri için geçerli. Şirketler,.co uzantılı isimlerinin başkasının <br />
eline geçmesini istemiyorsa, ihaleye girmeleri ve geri iadesiz 210 dolar<br />
 müracaat ücreti ile 30 dolar da yıllık tescil ücreti ödemeleri <br />
gerekiyor. İkinci dönemde ise ticari değeri olan isimler, herkese açık <br />
olarak 21 Haziran'dan 13 Temmuz'a kadar açık artırmaya çıkarılacak. Bu <br />
dönemde bir internet ismi almak isteyenler geri iadesiz ön ödeme olarak <br />
10 dolar müracaat ücreti ve 220 dolar gibi de oldukça yüksek bir yıllık <br />
tescil ücreti ödemek zorunda kalacak. <br />
<br />
Bu arada, asıl merak edilen ise .co uzantısının satışa sunulmasından <br />
sonra ABD merkezli şirketlerin elde edeceği gelir ve bu satıştan <br />
Kolombiya'nın payına düşen oran. Aslında, genel bir hesaplama ile 100 <br />
milyonu bulan .com uzantılı alan adı sahiplerinden 30 milyonu 'benim <br />
ismimi başkası almasın' düşüncesiyle isimlerini 30 dolardan satın almış <br />
olsa yaklaşık 900 milyon dolarlık gelir elde edilecek ki bu da ekonomik <br />
krizde olan ABD şirketlerinin bir yarasına merhem olacaktır. Buna <br />
şirketlerin isimlerini kaptırmamak için geri ödemesi olmayan 220 <br />
dolarlık ödemesini de ilave ettiğimizde hatırı sayılır bir meblağ ortaya<br />
 çıkıyor. <br />
<br />
<span style="color: darkred;">E.CO'YU DA AYRI PAZARLAYACAKLAR </span><br />
<br />
<br />
<br />
7 Haziran'dan itibaren ise tek harfli e.co'nun online açık artırması <br />
domain park sitesi Sedo tarafından yapılacak. Açık artırmanın son teklif<br />
 günü 10 Haziran. İnternetten canlı olarak yayınlanacak açık artırmayı <br />
dünyanın her yerinden teklif verenler ve izleyiciler takip edebilecek. <br />
<br />
"e" harfinin internette tarihi bir önemi olduğunu belirten .co <br />
pazarlamacıları, "e" nin e-posta, e-ticaret ve tüm dijital eğlence <br />
araçlarının dahil olduğu elektronikler anlamına geldiği iddiasındalar. <br />
e.co domain isminin, Twitter ve Facebook gibi teknolojideki <br />
değişikliklere uyum sağlamak ve müşteri ağını çoğaltmanın yollarını <br />
arayan herhangi bir şirket için stratejik olarak önemli bir varlık <br />
olabileceğine inanıyor ve bu şekilde pazarlıyorlar. <br />
<br />
Bu ihalelerin ardından .co uzantılı alan adları 21 Temmuz tarihinden <br />
itibaren Godady.com, register.com, dostster gibi anlaşmalı alan adı <br />
sağlayıcılarınca dünyadaki herkese, 'ilk gelen alır' kuralına göre <br />
satışa sunulacak. Bu dönemde yapılacak alan adı satış fiyatlarının da <br />
çok yakında açıklanacağı ifade ediliyor. <br />
<br />
</strong></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yaklaşık 25 önce satışa sunulan internet alan adı uzantılarında yolun<br />
 sonuna geliniyor. .net, org, .us gibi uzantılar içerisinde en çok <br />
rağbet edilen .com uzantılı bir ismi almak oldukça zorlaştı. <br />
 <br />
 <br />
 <br />
<br />
Bunun için birkaç kelime yan yana getiriliyor veya anlamsız kelimeler <br />
üretilmek zorunda kalınıyor. 250 milyon web adresinin 100 milyonuna <br />
yakınının .com uzantılı olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu daha iyi <br />
anlaşılıyor. <br />
<br />
Alan adı uzantısındaki daralmayı ve bu yöndeki gelirlerinin azaldığını <br />
gördüğü için yeni bir pazar açmayı planlayan Amerika merkezli internet <br />
şirketleri, Kolombiya hükümetine ait .co uzantısını uluslararası satışa <br />
çıkarttı. İnternet şirketleri, markalara ve kurumlara kendi alan <br />
adlarını başkalarına kaptırmamaları için 26 Nisan'da satışa başladı. <br />
<br />
Kolombiya'ya ait .co uzantılı alan adları uluslararası satışa üç aşamalı<br />
 olarak sunuluyor. İlk aşamada şirketlerin isimlerini satın almaları <br />
için 26 Nisan'dan 10 Haziran'a kadar süre belirlendi. Bu dönem, 30 <br />
Temmuz 2008 tarihinden önce alan adını tescil ettirmiş ticari marka <br />
sahipleri için geçerli. Şirketler,.co uzantılı isimlerinin başkasının <br />
eline geçmesini istemiyorsa, ihaleye girmeleri ve geri iadesiz 210 dolar<br />
 müracaat ücreti ile 30 dolar da yıllık tescil ücreti ödemeleri <br />
gerekiyor. İkinci dönemde ise ticari değeri olan isimler, herkese açık <br />
olarak 21 Haziran'dan 13 Temmuz'a kadar açık artırmaya çıkarılacak. Bu <br />
dönemde bir internet ismi almak isteyenler geri iadesiz ön ödeme olarak <br />
10 dolar müracaat ücreti ve 220 dolar gibi de oldukça yüksek bir yıllık <br />
tescil ücreti ödemek zorunda kalacak. <br />
<br />
Bu arada, asıl merak edilen ise .co uzantısının satışa sunulmasından <br />
sonra ABD merkezli şirketlerin elde edeceği gelir ve bu satıştan <br />
Kolombiya'nın payına düşen oran. Aslında, genel bir hesaplama ile 100 <br />
milyonu bulan .com uzantılı alan adı sahiplerinden 30 milyonu 'benim <br />
ismimi başkası almasın' düşüncesiyle isimlerini 30 dolardan satın almış <br />
olsa yaklaşık 900 milyon dolarlık gelir elde edilecek ki bu da ekonomik <br />
krizde olan ABD şirketlerinin bir yarasına merhem olacaktır. Buna <br />
şirketlerin isimlerini kaptırmamak için geri ödemesi olmayan 220 <br />
dolarlık ödemesini de ilave ettiğimizde hatırı sayılır bir meblağ ortaya<br />
 çıkıyor. <br />
<br />
<span style="color: darkred;">E.CO'YU DA AYRI PAZARLAYACAKLAR </span><br />
<br />
<br />
<br />
7 Haziran'dan itibaren ise tek harfli e.co'nun online açık artırması <br />
domain park sitesi Sedo tarafından yapılacak. Açık artırmanın son teklif<br />
 günü 10 Haziran. İnternetten canlı olarak yayınlanacak açık artırmayı <br />
dünyanın her yerinden teklif verenler ve izleyiciler takip edebilecek. <br />
<br />
"e" harfinin internette tarihi bir önemi olduğunu belirten .co <br />
pazarlamacıları, "e" nin e-posta, e-ticaret ve tüm dijital eğlence <br />
araçlarının dahil olduğu elektronikler anlamına geldiği iddiasındalar. <br />
e.co domain isminin, Twitter ve Facebook gibi teknolojideki <br />
değişikliklere uyum sağlamak ve müşteri ağını çoğaltmanın yollarını <br />
arayan herhangi bir şirket için stratejik olarak önemli bir varlık <br />
olabileceğine inanıyor ve bu şekilde pazarlıyorlar. <br />
<br />
Bu ihalelerin ardından .co uzantılı alan adları 21 Temmuz tarihinden <br />
itibaren Godady.com, register.com, dostster gibi anlaşmalı alan adı <br />
sağlayıcılarınca dünyadaki herkese, 'ilk gelen alır' kuralına göre <br />
satışa sunulacak. Bu dönemde yapılacak alan adı satış fiyatlarının da <br />
çok yakında açıklanacağı ifade ediliyor. <br />
<br />
</strong></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[HoLLyWooD | Jail Break GunGame Zombie Serverlerimize Hepinizi Bekleriz]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13356</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 18:42:22 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13356</guid>
			<description><![CDATA[<p>[SIZE="4"&#93;<font color=""Red"">cs1.6 Türkiyenin İlk JailBreak Hapısane Modu Servelerinden Olan Serverimize Hepinizi Beklerim Arkadaslarım Sewgı Saygı İcinde Sizin Gibi Kardeslerimizde Aramızda Gormek İsteriz Cs1.6 Modları Arasında En Eglencelısı Olarak Bılınen JailBreak Hapısane Modu Türkiyede Bulunmayan + Özellikleri İle Sizleri Beklemekdedir Devamlı Takılıcak Sewgı Saygı Arkadasca Oynuycak <br />İsterseniz Biraz Oyundan Bahsedıyım</font></p>
<p><font color=""DarkGreen"">JaiLBreaK'dan Kısaca Bahsedersek</font></p>
<p><font color=""Blue"">Teröristler mahkumdur ve belirli sayıdaki CT lerin emrine göre hareket ederler.CT'ler Gardiyandır.Teröristler CT lerin herhangi bir boş anını yakalarsa bıçaklayıp elindeki silahi alıp tüm CT'leri vurarak isyan çıkartabilir. Başta Teröristler Hapihanede başlar ve CT lerin butona basmasıyla hapishane açılır, CT lerin emriyle orta kafeste toplanmasını sağlar. Daha sonra ise CT ler mapta bulunan çeşitli yerlerde yarışma vs vs düzenleyerek oyunu zevkli hale getirir..<br />Not: Ct ler Gardian Kıyafeti Ve tler de mahkum kıyafetlerı gıyer... Süper Eglence Kos Kos Kos </font></p>
<p><font color=""DarkOrange"">Counter-Strike1.6<br />İp : 212.175.84.100<br />connect 212.175.84.100</font></p>
<p><font color=""DarkGreen"">Arkadaslar Super + Ozellikleri İle Gelelim Zombie Serverimizin İp Adresine Zombie Serverimizi Cok Beyeneceginizden Eminim Özellikler Receb İvedik Zombie Ucan Zombie Zıplayan Zombıe Alien Zombie Hızlı Zombie adminler icin super ozellik matrix deki ajan kostumu olması hepinizi beklerim isterseniz ip adresimize gecelerim</p>
<p>İp 212.175.84.87</p>
<p>connect 212.175.84.87</font></p>
<p><font color=""Magenta"">Evet Arkadaslar Sımdı Gelelım GUNGAME Serverimize </font></p>
<p><font color=""DarkOrange"">Gungame Serveri Kısaca Acıklarsak Ilk Once 1 Dakıka Bıcak Savası Yapıoruz Eglence Amaclı 1 Dakıkanın Sonunda Oyun Baslıor Ve Elımızde Ilk Once Tabanca Oluyor Adam Vurdukca Sılahlarımız Deısıor Ve Daha Iyı Sılahlar Elımıze Gelıor Tabancadan Yukarı Dogru mp5 ak47 m4a1 51 vs vs Sılahlar Adam Vurdukca Acılıyor Ve Tam Bır Olum Makınası Oluyorsunuz Dıer Arkadaslarınıza Gore Nekadar Cok ADam Vurarsan Okadar Saglam Sılahlar Gelır Elınıze Bıcak Yememeye Ozen Gosterınız Sılahlarınız 1 Kademe Asa Duser Elınde Keles Varsa Mesela mp5 e Duser Ole Bırsey Arkadaslarım Serverımız Super Sizlerde Bu Eglenceye Katılıcaksanız Buyrun Serverımıze İyi Eglenceler Bol Fraglar</font></p>
<p><font color=""Blue"">İp 212.175.84.101</p>
<p>connect 212.175.84.101</font></p>
<p><font color=""Red"">Not Serverlerimiz Kapalı Olursa Bakımdan Dolayı Kapalı Olur Serverlerimizde 7 24 Onlıne Admınlerımız Bulunmakdadır Serverlerimizde Kesınlıkle Pıng Lag Los Choke Yokdur Hepinize HoLLyWooD Ailesi Olarak ıyı Eglenceler Dılerız </font></font></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>[SIZE="4"]<font color=""Red"">cs1.6 Türkiyenin İlk JailBreak Hapısane Modu Servelerinden Olan Serverimize Hepinizi Beklerim Arkadaslarım Sewgı Saygı İcinde Sizin Gibi Kardeslerimizde Aramızda Gormek İsteriz Cs1.6 Modları Arasında En Eglencelısı Olarak Bılınen JailBreak Hapısane Modu Türkiyede Bulunmayan + Özellikleri İle Sizleri Beklemekdedir Devamlı Takılıcak Sewgı Saygı Arkadasca Oynuycak <br />İsterseniz Biraz Oyundan Bahsedıyım</font></p>
<p><font color=""DarkGreen"">JaiLBreaK'dan Kısaca Bahsedersek</font></p>
<p><font color=""Blue"">Teröristler mahkumdur ve belirli sayıdaki CT lerin emrine göre hareket ederler.CT'ler Gardiyandır.Teröristler CT lerin herhangi bir boş anını yakalarsa bıçaklayıp elindeki silahi alıp tüm CT'leri vurarak isyan çıkartabilir. Başta Teröristler Hapihanede başlar ve CT lerin butona basmasıyla hapishane açılır, CT lerin emriyle orta kafeste toplanmasını sağlar. Daha sonra ise CT ler mapta bulunan çeşitli yerlerde yarışma vs vs düzenleyerek oyunu zevkli hale getirir..<br />Not: Ct ler Gardian Kıyafeti Ve tler de mahkum kıyafetlerı gıyer... Süper Eglence Kos Kos Kos </font></p>
<p><font color=""DarkOrange"">Counter-Strike1.6<br />İp : 212.175.84.100<br />connect 212.175.84.100</font></p>
<p><font color=""DarkGreen"">Arkadaslar Super + Ozellikleri İle Gelelim Zombie Serverimizin İp Adresine Zombie Serverimizi Cok Beyeneceginizden Eminim Özellikler Receb İvedik Zombie Ucan Zombie Zıplayan Zombıe Alien Zombie Hızlı Zombie adminler icin super ozellik matrix deki ajan kostumu olması hepinizi beklerim isterseniz ip adresimize gecelerim</p>
<p>İp 212.175.84.87</p>
<p>connect 212.175.84.87</font></p>
<p><font color=""Magenta"">Evet Arkadaslar Sımdı Gelelım GUNGAME Serverimize </font></p>
<p><font color=""DarkOrange"">Gungame Serveri Kısaca Acıklarsak Ilk Once 1 Dakıka Bıcak Savası Yapıoruz Eglence Amaclı 1 Dakıkanın Sonunda Oyun Baslıor Ve Elımızde Ilk Once Tabanca Oluyor Adam Vurdukca Sılahlarımız Deısıor Ve Daha Iyı Sılahlar Elımıze Gelıor Tabancadan Yukarı Dogru mp5 ak47 m4a1 51 vs vs Sılahlar Adam Vurdukca Acılıyor Ve Tam Bır Olum Makınası Oluyorsunuz Dıer Arkadaslarınıza Gore Nekadar Cok ADam Vurarsan Okadar Saglam Sılahlar Gelır Elınıze Bıcak Yememeye Ozen Gosterınız Sılahlarınız 1 Kademe Asa Duser Elınde Keles Varsa Mesela mp5 e Duser Ole Bırsey Arkadaslarım Serverımız Super Sizlerde Bu Eglenceye Katılıcaksanız Buyrun Serverımıze İyi Eglenceler Bol Fraglar</font></p>
<p><font color=""Blue"">İp 212.175.84.101</p>
<p>connect 212.175.84.101</font></p>
<p><font color=""Red"">Not Serverlerimiz Kapalı Olursa Bakımdan Dolayı Kapalı Olur Serverlerimizde 7 24 Onlıne Admınlerımız Bulunmakdadır Serverlerimizde Kesınlıkle Pıng Lag Los Choke Yokdur Hepinize HoLLyWooD Ailesi Olarak ıyı Eglenceler Dılerız </font></font></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Starcraft II: Wings of Liberty haberleri]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13355</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 17:54:26 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13355</guid>
			<description><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: x-small;">Starcraft II: Wings of Liberty haberleri</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: x-small;"><img src="http://www.sc2tr.com/wp-content/uploads/2010/07/resized_sc2covera411-1.jpg" alt="" width="312" height="461" /></span></strong></p>
<p>Oyun satışa çıktı</p>
<p>Uzun süre beklenen oyun sonunda satışa çıktı 2011 gibi bir sürede çıkıcağı sanılan oyun 2010 da çıktı Starcraft sevenleri sevindiren en büyük haber bu olsa gerek herkeze iyi oyunlar</p>
<p>Ayrıca Blizzard yeni Starcraft II sayfasını da açmış: us.starcraft2.com</p>
<p><span style="font-size: x-small;">S<span style="font-size: x-small;">DnR: 139.99 TL<br />ElectroWorld: 139.99 TL<br />MediaMarkt: 98 TL<br />Vatan Bilgisayar: 123 TL (Bonus Card)<br />Blizzard EU Store: €59.99</span></span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size: xx-small;"> </span></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size: x-small;">Starcraft II: Wings of Liberty haberleri</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: x-small;"><img src="http://www.sc2tr.com/wp-content/uploads/2010/07/resized_sc2covera411-1.jpg" alt="" width="312" height="461" /></span></strong></p>
<p>Oyun satışa çıktı</p>
<p>Uzun süre beklenen oyun sonunda satışa çıktı 2011 gibi bir sürede çıkıcağı sanılan oyun 2010 da çıktı Starcraft sevenleri sevindiren en büyük haber bu olsa gerek herkeze iyi oyunlar</p>
<p>Ayrıca Blizzard yeni Starcraft II sayfasını da açmış: us.starcraft2.com</p>
<p><span style="font-size: x-small;">S<span style="font-size: x-small;">DnR: 139.99 TL<br />ElectroWorld: 139.99 TL<br />MediaMarkt: 98 TL<br />Vatan Bilgisayar: 123 TL (Bonus Card)<br />Blizzard EU Store: €59.99</span></span></p>
<p> </p>
<p><span style="font-size: xx-small;"> </span></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tolstoy-Gunluk]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13354</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 02:34:03 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13354</guid>
			<description><![CDATA[<p>Lev Nikolayeviç Tolstoy’un gunlugunden secmeler. <br />[Kaknus yayinlari&#93;<br /><br />KADIN HAKKINDA<br /><br />16 Haziran 1847 güncesi: ‘Kadınlar toplumunu toplumsal yaşamın gerekli bir sevimsizliği olarak gör ve onlardan olabildiğince kaçın. Gerçekten de onlardan tensellik, kadınsılık, her şeyde hafiflik ve daha bir çok kötülük alıyoruz, öyle değil mi? Cesaret, kararlılık, sağduyu, adalet vb. gibi içsel duygularımızı yitirmemizden kadınları sorumlu tutmazsak, kimi sorumlu tutacağız?’. Bu yazı Tolstoy’un delişmen döneminin, kadınları tutkuyla aradığı ve frengi vb. hastalıklara yakalandığı dönemin geçici pişmanlıklarıyla ilgili olsa gerek. Çünkü Tolstoy çok ileri yaşlarına değin bu ikilemi yaşayacak, bunun acısını çekecektir. Başlık atar: Sevgi duygusunu isteme bağlı kılma kuralları. Altına düştüğü not şu: ‘Birinci kural: Kadınlardan uzak dur. İkinci kural: sıkı çalışarak arzularını öldür.’ (29)<br /><br />25 Haziran 1853: ‘Şaraptan ve kadınlardan uzak dur. Zevki çok az ve son derece bulanık; oysa pişmanlığı son derece yüksek.’(100)<br />19 Eylül 1855, Kermençik: ‘Kadınlar konusunda hiçbir umut yok gibi görünüyor.’(149)<br />20 Eylül 1855: ‘Birçok güzel kız ve tensellik bana işkence ediyor.’(149)<br />8 Haziran 1856: Bahçede dolaştım. Harika bir güzelliğe sahip çok hoş bir köylü kadın gördüm. Dayanılmaz bir kötülük arzusuyla dolup taşıyorum. Kötülüğün kendisi bile bundan iyidir.’(167)<br />23 Kasım 1856: ‘Aleksandra Petrovna’yı düşünürken, bir yandan da Valeriya hiç aklımdan çıkmadı.’(180)<br />26 Mart/7 Nisan 1857: ‘Prenses oradaydı. Ondan çok hoşlanıyorum ve onunla evlenmeye çalışmadığım için aptal olduğumu düşünüyorum. Eğer çok iyi bir adamla evlenirse ve çok mutlu olurlarsa, umutsuzluğa düşebilirim.’(190)<br /><br />18/30 Mayıs 1857, Interlaken: ‘Hizmetçi canımı sıkıyor. Utangaçlığımdan dolayı Tanrı’ya şükrediyorum. Şaşa beni sıkıyor.’(195)<br />20 Mayıs/1 Haziran 1857, Grindelwald: ‘Hizmetçi birkaç kez koşarak geçti ve ben beni beklediğini düşündüm; zira herkes yatağındaydı.’(195)<br />7/19 Haziran 1857, Gressoney: ‘Bir kadına beş frank teklif ettim; ne yazık ki fahişe değilmiş. Aptal bir yaratıktı; ama onu çok istedim. Kazaklar’dan iki sayfa yazdım.’(197)<br />11/23 Haziran 1857, Evionnaz: ‘Kahveden şikayet ettiğim için garson kız ağladı… Çilli bir güzel. Şiddetle bir kadın arzuluyorum. Ama güzel bir kadın.’(197)<br />27 Haziran/9 Temmuz 1857, Lucerne: ‘Pansiyonda korkunç derecede utangaçlaşıyorum; birçok güzel kadın var.’(199)<br /><br />17 Eylül 1858: ‘Öğle yemeğini Behrs’lerde yedim. Ne kadar tatlı kızlar!’(216)<br />1 Ocak 1859, Moskova: ‘Bu yıl evlenmeliyim- ya da bir daha asla.’(218)<br />31 Ağustos 1884: ‘Ve aniden kadınların güçlü noktalarının ne olduğunu buldum: soğukkanlılık ve bundan dolayı sorumlu tutulamazlar, çünkü düşünce güçleri çok zayıf; aldatma, hile ve yağcılıkla dolu.’(306)<br />1 Eylül 1884: ‘Tanya ile kadınların nadiren ya da hiç aşık olmadığı –yani yaşam görüşlerini sevgililerine teslim etmedikleri- konusunda konuştuk. Kadınlar daima soğuk. Benim, hilelerini açığa çıkarmamdan dolayı gerçekten utandı.’(307)<br />3 mart 1889, Moskova: ‘Evet, kadınlar alemi bir felakettir. Yalnızca kadınlar (o ve kızları) böylesine aptalca ve pis işi bu kadar temiz ve hoş bir tarzda yapıp, tamamen tatmin olabilirler. Başkalarının kendi kafalarında kuşku uyandırabilecek fikirlerine hiçbir saygı göstermiyorlar.’(325)<br /><br />4 Temmuz 1889, Yasnaya Polyana: ‘Evet, dün köylüler kızların değil, yalnızca kadınların histeri nöbetine yakalandığını ileri sürdüler. Bu yüzden bunun cinsel aşırılığın sonucu olduğu doğru.’(342)<br />4 Temmuz 1890, Yasnaya Polyana: ‘Bir kadın için az para ya da şeker olması çok önemliyken, hakikatın olup olmaması pek önemli değil. Zira kadın samimiyetle bunun önemsizliğine inanır.’(379)<br />13 Haziran 1891, Yasnaya Polyana: ‘Kadınları yüceltmenin entelektüel modası, onların manevi kapasiteleri bakımından erkeklerle yalnızca eşit olduklarını değil, onlardan çok daha yüksek olduklarını söylemek. Bu çok kötü ve zararlı bir moda (…) Kadınları oldukları gibi görmek –manevi bakımdan daha zayıf yaratıklar olarak görmek- kadınlara karşı bir zülum değildir. Asıl onları eşit olarak görmek bir zulümdür. Zayıflık ya da daha az manevi güçle bedenin ruha daha az itaat etmesi ve özellikle aklın emirlerine daha az güvenmenin kadının ana karakteristiği olmasını kastediyorum.’(407)<br /><br />12 Ağustos 1891, Yasnaya Polyana: ‘Yaşamlarımızın absürdlüğü kadınların gücünün sonucudur; ama kadınların gücü erkeklerin kendisini tutamamasının sonucudur, bu yüzden yaşamın aptallığının nedeni erkeklerin kendisini tutamamasıdır.’(409)<br />18 Temmuz 1893, Begiçevka: ‘İnsanlık daima kadınların erkekler tarafından yönetildiği düşüncesiyle yaşadı; sonra aniden kadınların yönetilmediği, yönetenlerin onlar olduğu ortaya çıktı.’(423)<br />5 Ekim 1893, Yasnaya Polyana: ‘Kocaların nefret ettiği aslında karılarıdır. Lessing’in dediği gibi: tek kötü kadın vardır, o da benim karım.” Bunun suçlusu kadınların kendileridir; çünkü bunun nedeni onların aldatmacılığı ve samimiyetsizliğidir. Hepsi de diğerlerinin önünde bir komedi oynarlar; ama bu oyunu sahnenin ardında kocalarının önünde sürdürmezler. Böyle yaptıkları için de koca, kendi karısı hariç bütün kadınların iyi ve makul olduğunu düşünür. Hepsi bu.’(427)<br /><br />22 Aralık 1893: ‘Kadın ressamlar, kadın müzisyenler. Kadınlar her şeyi yapabilir. Ve tıpkı maymunlar gibi her şeyi erkeklerden kopya ediyorlar. Kadınların yapamayacağı tek şey ahlaki itiş gücü sağlamak.’(429)<br />2 Haziran 1894, Yasnaya Polyana: ‘Bir husus (1) Kadınlar, cinsel organları kalplerinin üzerinde olan insanlardır.’(436)<br /><br />24 Eylül 1894, Yasnaya Polyana: ‘Bütün zor işleri, kadın işi deyip ona veriyorum ve kendim avlanmaya gidiyorum. Hatamı anladığıma memnunum.’(443)<br />6 Nisan 1895, Moskova: ‘Kadınlarla erkeklerin birlikteliğinden doğan ıstırapların büyük bir kısmı, bir cinsin diğerini tamamen yanlış anlamasından kaynaklanmaktadır. Çok az sayıda erkek, çocukların kadın için ne anlama geldiğini, onun yaşamında nasıl bir yer işgal ettiğini anlayabilir. Daha az sayıda kadın, topluma ya da dine karşı görevlerinin bir erkek için ne anlama geldiğini anlayabilir.’(462)<br /><br />25 Nisan 1895, Moskova: ‘Bir annenin durumu korkunç derecede trajik: Doğa onu dayanılmaz bir arzu ile donatmış (erkeği de benzer şekilde donatmış; ancak erkek aynı ağır sonuçları yaşamıyor); bunun sonucu olarak çocuklar dünyaya geliyor. Kadın çocuklarına karşı çok daha güçlü bir sevgiyle, fiziksel bir sevgiyle donatılmış. Zira çocuk taşımak, onları beslemek ve onlara bakmak fiziksel bir olay. Bir kadın, iyi bir kadın bütün ruhunu çocuklara verir; kendisini tamamen onlara adar. Ruhunda yalnız onlar için ve onlarla birlikte yaşama alışkanlığı (herkesin yalnızca onaylamakla kalmayıp, övmesi nedeniyle en şiddetli ayartma budur) kazanır. Yıllar geçer ve sevginin karşılığı öfkeyle verilir. Bu öfke, boyunlarında bir değirmen taşı gibi gördükleri, yaşamlarına müdahale ettiklerini düşündükleri anneye karşıdır. <br /><br />İkinci hal –ölüm yoluyla ayrılık ise-, anında korkunç bir sancıya neden olur ve geriye bir boşluk bırakır. Kadının mutlaka yaşaması gerekir, ama yaşamak için tutunacak bir şey kalmamıştır. Kadın manevi bir yaşam alışkanlığından ve hatta bir yaşamın gerektirdiği güçten yoksundur. Çünkü bütün gücünü, artık yanında olmayan çocuklarına harcamıştır. İşte bir anneye dair olarak yazacağım romanda bundan söz edeceğim.’(463)<br />5 Ağustos 1895, Yasnaya Polyana: ‘İyi bir aile yaşamının kadınlarda (her şeyde, elbette ruhsal sorunlar –dini sorunlar hariç- sürekli itaat etme ihtiyacının bilinçli olarak beslenmesi halinde mümkün olacağını söyledim (…) Peki kadın daima erkekten aşağıda mıdır? Hayır, hiç değil! Her ikisi de bakire oldukları sürece eşittirler. Peki kadınların şimdi yalnızca eşitlik değil, üstünlük talep etmesinin anlamı nedir? Aile gelişiyor ve bu yüzden eski aile formu dağılıyor. Cinsiyetler arasındaki ilişkiler yeni bir form arıyor ve eski form parçalanıyor.’(472)<br /></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Lev Nikolayeviç Tolstoy’un gunlugunden secmeler. <br />[Kaknus yayinlari]<br /><br />KADIN HAKKINDA<br /><br />16 Haziran 1847 güncesi: ‘Kadınlar toplumunu toplumsal yaşamın gerekli bir sevimsizliği olarak gör ve onlardan olabildiğince kaçın. Gerçekten de onlardan tensellik, kadınsılık, her şeyde hafiflik ve daha bir çok kötülük alıyoruz, öyle değil mi? Cesaret, kararlılık, sağduyu, adalet vb. gibi içsel duygularımızı yitirmemizden kadınları sorumlu tutmazsak, kimi sorumlu tutacağız?’. Bu yazı Tolstoy’un delişmen döneminin, kadınları tutkuyla aradığı ve frengi vb. hastalıklara yakalandığı dönemin geçici pişmanlıklarıyla ilgili olsa gerek. Çünkü Tolstoy çok ileri yaşlarına değin bu ikilemi yaşayacak, bunun acısını çekecektir. Başlık atar: Sevgi duygusunu isteme bağlı kılma kuralları. Altına düştüğü not şu: ‘Birinci kural: Kadınlardan uzak dur. İkinci kural: sıkı çalışarak arzularını öldür.’ (29)<br /><br />25 Haziran 1853: ‘Şaraptan ve kadınlardan uzak dur. Zevki çok az ve son derece bulanık; oysa pişmanlığı son derece yüksek.’(100)<br />19 Eylül 1855, Kermençik: ‘Kadınlar konusunda hiçbir umut yok gibi görünüyor.’(149)<br />20 Eylül 1855: ‘Birçok güzel kız ve tensellik bana işkence ediyor.’(149)<br />8 Haziran 1856: Bahçede dolaştım. Harika bir güzelliğe sahip çok hoş bir köylü kadın gördüm. Dayanılmaz bir kötülük arzusuyla dolup taşıyorum. Kötülüğün kendisi bile bundan iyidir.’(167)<br />23 Kasım 1856: ‘Aleksandra Petrovna’yı düşünürken, bir yandan da Valeriya hiç aklımdan çıkmadı.’(180)<br />26 Mart/7 Nisan 1857: ‘Prenses oradaydı. Ondan çok hoşlanıyorum ve onunla evlenmeye çalışmadığım için aptal olduğumu düşünüyorum. Eğer çok iyi bir adamla evlenirse ve çok mutlu olurlarsa, umutsuzluğa düşebilirim.’(190)<br /><br />18/30 Mayıs 1857, Interlaken: ‘Hizmetçi canımı sıkıyor. Utangaçlığımdan dolayı Tanrı’ya şükrediyorum. Şaşa beni sıkıyor.’(195)<br />20 Mayıs/1 Haziran 1857, Grindelwald: ‘Hizmetçi birkaç kez koşarak geçti ve ben beni beklediğini düşündüm; zira herkes yatağındaydı.’(195)<br />7/19 Haziran 1857, Gressoney: ‘Bir kadına beş frank teklif ettim; ne yazık ki fahişe değilmiş. Aptal bir yaratıktı; ama onu çok istedim. Kazaklar’dan iki sayfa yazdım.’(197)<br />11/23 Haziran 1857, Evionnaz: ‘Kahveden şikayet ettiğim için garson kız ağladı… Çilli bir güzel. Şiddetle bir kadın arzuluyorum. Ama güzel bir kadın.’(197)<br />27 Haziran/9 Temmuz 1857, Lucerne: ‘Pansiyonda korkunç derecede utangaçlaşıyorum; birçok güzel kadın var.’(199)<br /><br />17 Eylül 1858: ‘Öğle yemeğini Behrs’lerde yedim. Ne kadar tatlı kızlar!’(216)<br />1 Ocak 1859, Moskova: ‘Bu yıl evlenmeliyim- ya da bir daha asla.’(218)<br />31 Ağustos 1884: ‘Ve aniden kadınların güçlü noktalarının ne olduğunu buldum: soğukkanlılık ve bundan dolayı sorumlu tutulamazlar, çünkü düşünce güçleri çok zayıf; aldatma, hile ve yağcılıkla dolu.’(306)<br />1 Eylül 1884: ‘Tanya ile kadınların nadiren ya da hiç aşık olmadığı –yani yaşam görüşlerini sevgililerine teslim etmedikleri- konusunda konuştuk. Kadınlar daima soğuk. Benim, hilelerini açığa çıkarmamdan dolayı gerçekten utandı.’(307)<br />3 mart 1889, Moskova: ‘Evet, kadınlar alemi bir felakettir. Yalnızca kadınlar (o ve kızları) böylesine aptalca ve pis işi bu kadar temiz ve hoş bir tarzda yapıp, tamamen tatmin olabilirler. Başkalarının kendi kafalarında kuşku uyandırabilecek fikirlerine hiçbir saygı göstermiyorlar.’(325)<br /><br />4 Temmuz 1889, Yasnaya Polyana: ‘Evet, dün köylüler kızların değil, yalnızca kadınların histeri nöbetine yakalandığını ileri sürdüler. Bu yüzden bunun cinsel aşırılığın sonucu olduğu doğru.’(342)<br />4 Temmuz 1890, Yasnaya Polyana: ‘Bir kadın için az para ya da şeker olması çok önemliyken, hakikatın olup olmaması pek önemli değil. Zira kadın samimiyetle bunun önemsizliğine inanır.’(379)<br />13 Haziran 1891, Yasnaya Polyana: ‘Kadınları yüceltmenin entelektüel modası, onların manevi kapasiteleri bakımından erkeklerle yalnızca eşit olduklarını değil, onlardan çok daha yüksek olduklarını söylemek. Bu çok kötü ve zararlı bir moda (…) Kadınları oldukları gibi görmek –manevi bakımdan daha zayıf yaratıklar olarak görmek- kadınlara karşı bir zülum değildir. Asıl onları eşit olarak görmek bir zulümdür. Zayıflık ya da daha az manevi güçle bedenin ruha daha az itaat etmesi ve özellikle aklın emirlerine daha az güvenmenin kadının ana karakteristiği olmasını kastediyorum.’(407)<br /><br />12 Ağustos 1891, Yasnaya Polyana: ‘Yaşamlarımızın absürdlüğü kadınların gücünün sonucudur; ama kadınların gücü erkeklerin kendisini tutamamasının sonucudur, bu yüzden yaşamın aptallığının nedeni erkeklerin kendisini tutamamasıdır.’(409)<br />18 Temmuz 1893, Begiçevka: ‘İnsanlık daima kadınların erkekler tarafından yönetildiği düşüncesiyle yaşadı; sonra aniden kadınların yönetilmediği, yönetenlerin onlar olduğu ortaya çıktı.’(423)<br />5 Ekim 1893, Yasnaya Polyana: ‘Kocaların nefret ettiği aslında karılarıdır. Lessing’in dediği gibi: tek kötü kadın vardır, o da benim karım.” Bunun suçlusu kadınların kendileridir; çünkü bunun nedeni onların aldatmacılığı ve samimiyetsizliğidir. Hepsi de diğerlerinin önünde bir komedi oynarlar; ama bu oyunu sahnenin ardında kocalarının önünde sürdürmezler. Böyle yaptıkları için de koca, kendi karısı hariç bütün kadınların iyi ve makul olduğunu düşünür. Hepsi bu.’(427)<br /><br />22 Aralık 1893: ‘Kadın ressamlar, kadın müzisyenler. Kadınlar her şeyi yapabilir. Ve tıpkı maymunlar gibi her şeyi erkeklerden kopya ediyorlar. Kadınların yapamayacağı tek şey ahlaki itiş gücü sağlamak.’(429)<br />2 Haziran 1894, Yasnaya Polyana: ‘Bir husus (1) Kadınlar, cinsel organları kalplerinin üzerinde olan insanlardır.’(436)<br /><br />24 Eylül 1894, Yasnaya Polyana: ‘Bütün zor işleri, kadın işi deyip ona veriyorum ve kendim avlanmaya gidiyorum. Hatamı anladığıma memnunum.’(443)<br />6 Nisan 1895, Moskova: ‘Kadınlarla erkeklerin birlikteliğinden doğan ıstırapların büyük bir kısmı, bir cinsin diğerini tamamen yanlış anlamasından kaynaklanmaktadır. Çok az sayıda erkek, çocukların kadın için ne anlama geldiğini, onun yaşamında nasıl bir yer işgal ettiğini anlayabilir. Daha az sayıda kadın, topluma ya da dine karşı görevlerinin bir erkek için ne anlama geldiğini anlayabilir.’(462)<br /><br />25 Nisan 1895, Moskova: ‘Bir annenin durumu korkunç derecede trajik: Doğa onu dayanılmaz bir arzu ile donatmış (erkeği de benzer şekilde donatmış; ancak erkek aynı ağır sonuçları yaşamıyor); bunun sonucu olarak çocuklar dünyaya geliyor. Kadın çocuklarına karşı çok daha güçlü bir sevgiyle, fiziksel bir sevgiyle donatılmış. Zira çocuk taşımak, onları beslemek ve onlara bakmak fiziksel bir olay. Bir kadın, iyi bir kadın bütün ruhunu çocuklara verir; kendisini tamamen onlara adar. Ruhunda yalnız onlar için ve onlarla birlikte yaşama alışkanlığı (herkesin yalnızca onaylamakla kalmayıp, övmesi nedeniyle en şiddetli ayartma budur) kazanır. Yıllar geçer ve sevginin karşılığı öfkeyle verilir. Bu öfke, boyunlarında bir değirmen taşı gibi gördükleri, yaşamlarına müdahale ettiklerini düşündükleri anneye karşıdır. <br /><br />İkinci hal –ölüm yoluyla ayrılık ise-, anında korkunç bir sancıya neden olur ve geriye bir boşluk bırakır. Kadının mutlaka yaşaması gerekir, ama yaşamak için tutunacak bir şey kalmamıştır. Kadın manevi bir yaşam alışkanlığından ve hatta bir yaşamın gerektirdiği güçten yoksundur. Çünkü bütün gücünü, artık yanında olmayan çocuklarına harcamıştır. İşte bir anneye dair olarak yazacağım romanda bundan söz edeceğim.’(463)<br />5 Ağustos 1895, Yasnaya Polyana: ‘İyi bir aile yaşamının kadınlarda (her şeyde, elbette ruhsal sorunlar –dini sorunlar hariç- sürekli itaat etme ihtiyacının bilinçli olarak beslenmesi halinde mümkün olacağını söyledim (…) Peki kadın daima erkekten aşağıda mıdır? Hayır, hiç değil! Her ikisi de bakire oldukları sürece eşittirler. Peki kadınların şimdi yalnızca eşitlik değil, üstünlük talep etmesinin anlamı nedir? Aile gelişiyor ve bu yüzden eski aile formu dağılıyor. Cinsiyetler arasındaki ilişkiler yeni bir form arıyor ve eski form parçalanıyor.’(472)<br /></p>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz.Muhammed'in Vatikan arşivindeki vasiyeti]]></title>
			<link>http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13353</link>
			<pubDate>Wed, 28 Jul 2010 02:33:49 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.forumultra.org/showthread.php?tid=13353</guid>
			<description><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi 8. Sayısında bin yılı aşkın bir dönemden kalma, iki milyondan fazla belge barındıran gizli Vatikan arşivlerinin kapılarını araladı.<br /><br /><img src="http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/2010/450220100612090735361.jpg" border="0" alt="" /><br /><br />İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi 8. Sayısında bin yılı aşkın bir dönemden kalma, iki milyondan fazla belge barındıran gizli Vatikan arşivlerinin kapılarını araladı.<br />Katolik Cemaati’nin resmi tarihçisi ve Kültür Ateşesi Rinaldo Marmara tarafından kaleme alınan dosya “Vatikan’ın Gizli Arşiv ve Kütüphanesi’nde Bulunan Osmanlıca Eserler ve İstanbul Konulu El Yazmaları” başlığını taşıyor. Dergide Vatikan Kütüphanesi’nin kuruluşu, Vatikan Kütüphanesi Gizli Arşivi, Arşivdeki Türkiye tarihi ile ilgili kaynaklar, Osmanlıca El Yazmaları ve İstanbul’u anlatan el yazmaları kronolojik bir şekilde ele alınmış.<br />Vatikan Gizli Arşiv’inde Türkiye tarihi ile ilgili kaynaklar<br />Rinaldo Marmara Vatikan’ın Gizli Arşivi’nde Türkiye’nin de aralarından bulunduğu pek çok devletin tarihi ile ilgili, çoğu gün ışığına çıkmamış yüzbinlerce tarihi evrak olduğunu belirtiyor ve bunları bulup çıkarmak için hem zaman, hem de yılların verdiği deneyim gerektirdiğini söylüyor.<br />Marmara yazısında, Vatikan’ın Gizli Arşiv’inde yer alan Osmanlı sultanları ile zamanın papalarının veya kralların yazışmalarının dikkate değer nitelikte olduğunu ifade ederek bu yazışmaların tarafları, konuları ve tarihleri hakkında bilgiler veriyor.<br />Papa IX. Pio’nun Abdülmecid’e yazdığı 1848-1850 tarihli mektuplar, Sultan III. Ahmet ile Papa VII. Alessandro arasındaki gerçek dostluğu dile getiren mektuplar, III. Ahmet’in Polonya kralına yazarak tahta çıkışını haber verdiği ve bir önceki sultanla yaptığı barışı onayladığını belirten mektuplar, V. Reşad’ın Papa’ya yolladığı el yazması mektubu bunlardan bazıları.<br />Marmara ayrıca; Francesco Zenco’nun II. Beyazıd zamanına ait Türk örf ve adetlerini anlattığı 65 sayfa, Giacomo Soranzo’nun Türkiye’yi anlatan 1576 tarihli 40 sayfalık el yazmasının da yine bu özel arşivde bulunduğunu belirterek arşivin Dışişleri bölümünde ise Lozan Antlaşması ve Gayrimüslimler hakkında tarihi vesikaların yer aldığını söylüyor.<br /><br /><img src="http://fotogaleri.haber7.com/inner//168520100612090529762.jpg" border="0" alt="" /><br /><br /><span style="color: red;">Osmanlıca el yazmaları ve Hz. Muhammed’in kızı Fatma’ya vasiyeti</span><br /><br />Beş yüze yakın Osmanlıca el yazmasının Vatikan Kütüphanesi’nin beş ayrı bölümünde muhafaza edildiğini söyleyen Marmara “Kütüphane’ye ilk giren el yazmaları arasında 443 sayfalık çok konulu dini bir eseri sayabiliriz. Bu eser; Kutbüddin İzniki tarafından kaleme alınmış ibadetle ilgili Mukaddime, Hazreti Muhammed’in kızı Fatma’ya kadınların görevleri hakkındaki vasiyeti, Recep ve Şaban aylarının önemi hakkında yazıları içeriyor” diyor.<br />Kütüphanede dört adet çok değerli Osmanlıca el yazması eserin de bulunduğunu belirten Rinaldo Marmara; 1689 yılında vefat eden İsveç Kraliçesi Cristina’nın kütüphanesine ait olan bu eserler 1690’da Papa VIII. Alessandro tarafından satın alındığını ve bunlardan bir tanesi Jos. Von Hammer tarafından çok değerli olarak tanımlanan Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i Ali Osman adlı eseri olduğunu söylüyor.<br />Marmara, sanat ve bilim dalında Hizr ibn Abdullah’ın müzik kitabınının, coğrafya konusunda da Nil nehrinin haritasının ve eczacılık alanında Cesi’ye ait reçelerin yine Vatikan Kütüphanesi arşivinde bulunduğunu belirtiyor.<br /><br /><span style="color: red;">Vatikan Kütüphanesi’nin el yazmaları</span><br /><br />Rinaldo Marmara 1453 Dergisi’ndeki yazısında; XVI. yüzyılda Batı dünyasının en büyük kütüphanesine sahip olan Vatikan’ın, satın alma ve hibe yoluyla elyazmaları koleksiyonunu arttırma yoluna gittiğini anlatarak dünyanın büyük kütüphanelerinden, kardinal, duka ve kraliçelerin özel arşivlerinden pek çok el yazmasının da 17. yüzyıl başlarında bu arşive eklendiğini anlatıyor. Marmara, arşivde bir Doğu koleksiyonu meydana getirme fikrinin Papa XI. Clemente’ye (1700-1721) ait olduğunu söyleyerek böylece Suriye ve Filistin’den el yazması eserlerin satın alınmaya başlandığını ifade ediyor.<br /><br /><span style="color: red;">İstanbul’u anlatan el yazmaları</span><br /><br />Vatikan Kütüphanesi’nin muhtelif bölümlerinde İstanbul konulu XIV. - XVIII. yüzyıllara ait el yazmalarının da bulunduğunu belirten Rinaldo Marmara, İstanbulla ilgili bazı el yazmalarının ise gizli arşivde tutulduğunu söyleyerek; Maffeo Veniero’nun İstanbul tasvirini ve Venedik sefiri Marcantonio Barbaro’nun 1573 İstanbul anlatımını örnek gösteriyor.<br /><br /><img src="http://fotogaleri.haber7.com/inner//755320100612090507664.jpg" border="0" alt="" /><br /><br /><span style="color: red;">Vatikan Kütüphanesi Hakkında:</span><br /><br />Vatikan’da halka açık bir kütüphane kurulması fikri, Papa V. Niccolò’ya (1447-1455) aittir. Özellikle Papalığın hükümet örgütlerinin ihtiyaçlarını karşılayan bu kütüphanenin mevcudu 350 Latin elyazması’ndan ibaretti. Bu eserler depoya benzer bir yerde muhafaza ediliyorlardı. Papa kendi özel kütüphanesini de ekleyip, başka eserleri kopya ettirerek veya satın alarak eldeki mevcudu arttırmayı hedeflemişti. 1475’te Ad decorem militantis Ecclesiae bağlantısı ile Papa IV. Sisto kütüphaneye bir yer temin ederek sabit bir gelire bağladı ve Bartolomeo Platina adlı humanisti bu kurumun başına getirdi. Böylece Vatikan Kütüphanesi kurulmuş oldu. “Gizli” (Segreta) olarak adlandırılan bir bölümü de en değerli el yazmalarına ayrılmıştı.<br />Bu bölümde Rumca, Latince el yazmaları, en değerli eserler ve papalığın belge ve kütükleri yer alıyordu. 1527’de Roma’nın yağmalanması sırasında Vatikan’nın kitap koleksiyonu talan edildi.<br />Arşiv 1587’de Belvedere avlusunda özel olarak inşa edilen yeni binaya taşındı. Papa V. Paolo zamanında kütüphanenin arşiv belgelerinin ayrı bir binada muhafaza edilmesine karar verildi ve böylece Vatikan Gizli Arşivleri kurulmuş oldu.<br /><br />Bugün Vatikan Kütüphanesi’nde takriben 70.000 el yazması, 100.000 özgeçmiş, bir milyon basılı kitap, 100.000 harita ve çizim bulunmaktadır. 1985’te açılışı yapılan kütüphane avlusunun altındaki betonarme inşa edilmiş 700 metre karelik bunkerde en değerli haritalar muhafaza edilmektedir.<br /></p>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi 8. Sayısında bin yılı aşkın bir dönemden kalma, iki milyondan fazla belge barındıran gizli Vatikan arşivlerinin kapılarını araladı.<br /><br /><img src="http://image.haber7.com/haber/haber7/photos/2010/450220100612090735361.jpg" border="0" alt="" /><br /><br />İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan1453 İstanbul Kültür ve Sanat Dergisi 8. Sayısında bin yılı aşkın bir dönemden kalma, iki milyondan fazla belge barındıran gizli Vatikan arşivlerinin kapılarını araladı.<br />Katolik Cemaati’nin resmi tarihçisi ve Kültür Ateşesi Rinaldo Marmara tarafından kaleme alınan dosya “Vatikan’ın Gizli Arşiv ve Kütüphanesi’nde Bulunan Osmanlıca Eserler ve İstanbul Konulu El Yazmaları” başlığını taşıyor. Dergide Vatikan Kütüphanesi’nin kuruluşu, Vatikan Kütüphanesi Gizli Arşivi, Arşivdeki Türkiye tarihi ile ilgili kaynaklar, Osmanlıca El Yazmaları ve İstanbul’u anlatan el yazmaları kronolojik bir şekilde ele alınmış.<br />Vatikan Gizli Arşiv’inde Türkiye tarihi ile ilgili kaynaklar<br />Rinaldo Marmara Vatikan’ın Gizli Arşivi’nde Türkiye’nin de aralarından bulunduğu pek çok devletin tarihi ile ilgili, çoğu gün ışığına çıkmamış yüzbinlerce tarihi evrak olduğunu belirtiyor ve bunları bulup çıkarmak için hem zaman, hem de yılların verdiği deneyim gerektirdiğini söylüyor.<br />Marmara yazısında, Vatikan’ın Gizli Arşiv’inde yer alan Osmanlı sultanları ile zamanın papalarının veya kralların yazışmalarının dikkate değer nitelikte olduğunu ifade ederek bu yazışmaların tarafları, konuları ve tarihleri hakkında bilgiler veriyor.<br />Papa IX. Pio’nun Abdülmecid’e yazdığı 1848-1850 tarihli mektuplar, Sultan III. Ahmet ile Papa VII. Alessandro arasındaki gerçek dostluğu dile getiren mektuplar, III. Ahmet’in Polonya kralına yazarak tahta çıkışını haber verdiği ve bir önceki sultanla yaptığı barışı onayladığını belirten mektuplar, V. Reşad’ın Papa’ya yolladığı el yazması mektubu bunlardan bazıları.<br />Marmara ayrıca; Francesco Zenco’nun II. Beyazıd zamanına ait Türk örf ve adetlerini anlattığı 65 sayfa, Giacomo Soranzo’nun Türkiye’yi anlatan 1576 tarihli 40 sayfalık el yazmasının da yine bu özel arşivde bulunduğunu belirterek arşivin Dışişleri bölümünde ise Lozan Antlaşması ve Gayrimüslimler hakkında tarihi vesikaların yer aldığını söylüyor.<br /><br /><img src="http://fotogaleri.haber7.com/inner//168520100612090529762.jpg" border="0" alt="" /><br /><br /><span style="color: red;">Osmanlıca el yazmaları ve Hz. Muhammed’in kızı Fatma’ya vasiyeti</span><br /><br />Beş yüze yakın Osmanlıca el yazmasının Vatikan Kütüphanesi’nin beş ayrı bölümünde muhafaza edildiğini söyleyen Marmara “Kütüphane’ye ilk giren el yazmaları arasında 443 sayfalık çok konulu dini bir eseri sayabiliriz. Bu eser; Kutbüddin İzniki tarafından kaleme alınmış ibadetle ilgili Mukaddime, Hazreti Muhammed’in kızı Fatma’ya kadınların görevleri hakkındaki vasiyeti, Recep ve Şaban aylarının önemi hakkında yazıları içeriyor” diyor.<br />Kütüphanede dört adet çok değerli Osmanlıca el yazması eserin de bulunduğunu belirten Rinaldo Marmara; 1689 yılında vefat eden İsveç Kraliçesi Cristina’nın kütüphanesine ait olan bu eserler 1690’da Papa VIII. Alessandro tarafından satın alındığını ve bunlardan bir tanesi Jos. Von Hammer tarafından çok değerli olarak tanımlanan Aşıkpaşazade’nin Tevarih-i Ali Osman adlı eseri olduğunu söylüyor.<br />Marmara, sanat ve bilim dalında Hizr ibn Abdullah’ın müzik kitabınının, coğrafya konusunda da Nil nehrinin haritasının ve eczacılık alanında Cesi’ye ait reçelerin yine Vatikan Kütüphanesi arşivinde bulunduğunu belirtiyor.<br /><br /><span style="color: red;">Vatikan Kütüphanesi’nin el yazmaları</span><br /><br />Rinaldo Marmara 1453 Dergisi’ndeki yazısında; XVI. yüzyılda Batı dünyasının en büyük kütüphanesine sahip olan Vatikan’ın, satın alma ve hibe yoluyla elyazmaları koleksiyonunu arttırma yoluna gittiğini anlatarak dünyanın büyük kütüphanelerinden, kardinal, duka ve kraliçelerin özel arşivlerinden pek çok el yazmasının da 17. yüzyıl başlarında bu arşive eklendiğini anlatıyor. Marmara, arşivde bir Doğu koleksiyonu meydana getirme fikrinin Papa XI. Clemente’ye (1700-1721) ait olduğunu söyleyerek böylece Suriye ve Filistin’den el yazması eserlerin satın alınmaya başlandığını ifade ediyor.<br /><br /><span style="color: red;">İstanbul’u anlatan el yazmaları</span><br /><br />Vatikan Kütüphanesi’nin muhtelif bölümlerinde İstanbul konulu XIV. - XVIII. yüzyıllara ait el yazmalarının da bulunduğunu belirten Rinaldo Marmara, İstanbulla ilgili bazı el yazmalarının ise gizli arşivde tutulduğunu söyleyerek; Maffeo Veniero’nun İstanbul tasvirini ve Venedik sefiri Marcantonio Barbaro’nun 1573 İstanbul anlatımını örnek gösteriyor.<br /><br /><img src="http://fotogaleri.haber7.com/inner//755320100612090507664.jpg" border="0" alt="" /><br /><br /><span style="color: red;">Vatikan Kütüphanesi Hakkında:</span><br /><br />Vatikan’da halka açık bir kütüphane kurulması fikri, Papa V. Niccolò’ya (1447-1455) aittir. Özellikle Papalığın hükümet örgütlerinin ihtiyaçlarını karşılayan bu kütüphanenin mevcudu 350 Latin elyazması’ndan ibaretti. Bu eserler depoya benzer bir yerde muhafaza ediliyorlardı. Papa kendi özel kütüphanesini de ekleyip, başka eserleri kopya ettirerek veya satın alarak eldeki mevcudu arttırmayı hedeflemişti. 1475’te Ad decorem militantis Ecclesiae bağlantısı ile Papa IV. Sisto kütüphaneye bir yer temin ederek sabit bir gelire bağladı ve Bartolomeo Platina adlı humanisti bu kurumun başına getirdi. Böylece Vatikan Kütüphanesi kurulmuş oldu. “Gizli” (Segreta) olarak adlandırılan bir bölümü de en değerli el yazmalarına ayrılmıştı.<br />Bu bölümde Rumca, Latince el yazmaları, en değerli eserler ve papalığın belge ve kütükleri yer alıyordu. 1527’de Roma’nın yağmalanması sırasında Vatikan’nın kitap koleksiyonu talan edildi.<br />Arşiv 1587’de Belvedere avlusunda özel olarak inşa edilen yeni binaya taşındı. Papa V. Paolo zamanında kütüphanenin arşiv belgelerinin ayrı bir binada muhafaza edilmesine karar verildi ve böylece Vatikan Gizli Arşivleri kurulmuş oldu.<br /><br />Bugün Vatikan Kütüphanesi’nde takriben 70.000 el yazması, 100.000 özgeçmiş, bir milyon basılı kitap, 100.000 harita ve çizim bulunmaktadır. 1985’te açılışı yapılan kütüphane avlusunun altındaki betonarme inşa edilmiş 700 metre karelik bunkerde en değerli haritalar muhafaza edilmektedir.<br /></p>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>